TTD: Sağlık çalışanlarının özlük hakları korunmalı, COVID-19 meslek hastalığı sayılmalı!

Yazan Hatice Pala Kaya
21 Ekim 2020 |   Kategori: Sağlık Gündemi, Solunum / Enfeksiyon Print

Türk Toraks Derneği’nin 23. Yıllık Kongresi sanal ortamda yapıldı. Kongre sonucuna yönelik yapılan basın toplantısında, risklerin gerçekleşmemesi durumunda aşının Türkiye’ye gelişinin en iyimser tahminle 2021 bahar ayları ya da yaz başı olacağı belirtildi. Bu tarihe kadar korunmanın en önemli sağlık unsuru olduğunun altı çizildi. Kongrede sigaranın ve hava kirliliğinin salgındaki negatif etkileri vurgulandı. 15-18 Ekim tarihleri arasında sanal ortamda uluslararası katılımlı olarak gerçekleşen Türk Toraks Derneği, 23. Yıllık Kongresi’nde başta Covid-19 0lmak üzere pek çok önemli konu tartışıldı. “Bilimle sağlıklı geleceğe” sloganıyla düzenlenen kongrede, akciğer sağlığını tehdit eden konular, COVID-19 salgını, toplum sağlığı ve güncel sağlık politikaları ile göğüs hastalıkları alanındaki yeni tedaviler, yurtiçi ve yurtdışından deneyimli bilim insanları tarafından tartışıldı.

Kongre Başkanı Prof. Dr. Gaye Ulubay, kongreye 1650 uzman hekimin katıldığını ve 250’den fazla konuşmacının 51 oturumda bir araya geldiğini bildirdi. Prof. Ulubay, kongre için 800’den fazla bildiri başvurusu aldıklarını, bunlardan 388 e-poster ve 336 sözel bildirinin kabul edildiğini kaydetti.

Basın Toplantısı: COVID-19 meslek hastalığı olmalı

Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısında konuşan Türk Toraks Derneği Merkez Yönetim Kurulu Bilimsel Komite Başkanı Prof. Dr. Metin Akgün, COVID-19 salgınında Sağlık Bakanlığı tarafından verilen vaka sayılarının testi pozitif çıkanlar olduğunu hatırlatarak, klinik ve BT yoluyla da teşhis konulduğunu, açıklanandan daha yüksek sayıda vaka olabileceğini söyledi.

Sağlık çalışanlarıyla ilgili en önemli sorunun COVID-19’un “meslek hastalığı” sayılmaması olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Akgün, Türkiye’nin meslek hastalığı tanımının bu konudaki sorunun kaynağı olduğunu kaydetti. ILO standartlarına göre meslek hastalığı sayısının, iş kazası sayısından 6 kat fazla olması gerektiğini, oysa Türkiye’de yasal bildirimlerde yüzde 98-99 iş kazası, yüzde 1 meslek hastalığı bildiriminin yapıldığını açıkladı. Prof. Dr. Akgün, “Beklentimiz, sağlık çalışanlarının COVID-19 enfeksiyonu sonrası yakalandığı hastalığın meslek hastalığı sayılması” dedi.

COVID-19 enfeksiyonuna yakalanan sağlık çalışanlarına yönelik olarak kongrede çeşitli çalışmaların sunulduğunu, iki ayrı dönemde yapılan anket çalışmasının da sonuçlarının açıklandığını belirten Prof. Dr. Metin Akgün, Nisan-Mayıs aylarındaki ilk anket döneminde, Haziran-Ağustos dönemine kıyasla daha fazla sağlık çalışanının enfeksiyona maruz kaldığını, ayrıca bu kişilerin yüzde 60’ının çevresine de enfeksiyon bulaştırdıklarını açıkladı. Prof. Dr. Akgün, bulaşmanın çoğunluğunun klinikte gerçekleştiği, sağlık çalışanlarının yüzde 25’inin ailelerine de enfeksiyon taşıdığı bulgusunu aktardı.

Salgının ilk döneminde istifa ve emekliliğin yasak olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Akgün, daha sonra serbest bırakılmasının ardından ciddi sayıda emekli olan, istifa eden hekim gözlendiğini açıkladı. Bunun nedenlerine yönelik bir bildirinin kongrede sunulduğunu belirten Prof. Dr. Akgün, hekimlerin adaletsiz görev dağılımı, organizasyon bozukluğu, tükenmişlik sendromu, görevden kaçınanların olması, takdir görememe, mesleki hayal kırıklığı ve kişilik özelliklerinin bulgular arasında olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Akgün, “Sağlık çalışanları çok yıprandı, yıpranmaya devam ediyor. Hastalığa yakalananların mutlaka özlük hakkının korunması, zararların tazmin edilmesi ve COVID-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilmesi gerekiyor. ILO ve DSÖ’nün de önerileri bu yönde. Biz de ülkemizde bu yönde bir girişim başlatılması gerektiğini düşünüyoruz” dedi.

İlk vaka öncesi tedaviye yönelik çalıştık

Türk Toraks Derneği Solunum Sistemi Enfeksiyonları Çalışma Grubu Üyesi Prof. Dr. Füsun Eyüboğlu da konuşmasında, Türkiye’de ilk vaka görülmesinden önce, hastalığa karşı ne tür tedavilerin uygulanabileceği ve hangi ilaçların kullanılabileceğine yönelik çalışmalar yürütüldüğünü; bütün dünyada tedavilerin “dene-gör” şeklinde oluşturulduğunu, klinik araştırmalar sonuçlanıncaya kadar gözleme dayalı tedavi tavsiyeleriyle hastalıkla mücadele edildiğini bildirdi.

Ekim 2020’ye kadar geçen süreçte, SarsCov-2 virüsüne karşı özgün bir ilacın henüz bulunmadığını hatırlatan Prof. Dr. Eyüboğlu, kullanılan Favipiravir ve Remdesivir ilaçlarının başka virüsler için geliştirildiğini ancak SarsCov-2’de de etkili olduklarını kaydetti. Prof. Dr. Eyüboğlu, ilk başlarda ağır hastalar için umut bağlanan plazma tedavisine yönelik olarak “Biraz daha işler kötüye gittiğinde kullanılan plazma tedavisine, ilk başlarda çok bel bağlanmıştı ama antikorların, özel antikorların oluşmuş olması önemli. Her antikor başka bir hastaya verildiğinde tedavi edici olamayabiliyor” bilgisini verdi.

Prof. Dr. Eyüboğlu, hastalığın ağırlaşması durumunda ortaya çıkan, sepsis, çoklu organ yetmezliği, akciğer hasarında uygulanan tedavilerin destek tedavisi olduğunu hatırlatırken, Türkiye’nin yoğun bakım altyapısı ve özellikle yoğun bakım hekimlerinin donanımlı olması ve yoğun çalışmasıyla başarılı sonuçlara ulaşıldığını anlattı.

Aşı çalışmaları başarılı gidiyor ama riskler var

Gelinen noktada salgının Dünya için hala çok ciddi bir tehdit olduğunu ve özel bir tedavinin henüz bulunamadığını hatırlatan Prof. Dr. Abdullah Sayıner, hastalıktan korunmanın en önemli sağlık unsuru olmaya devam ettiğini belirterek, “Mükemmel ilaç henüz yok, yakın gelecekte de olacağı konusunda bir beklenti yok” dedi. Prof. Dr. Sayıner, “Koronavirüse karşı bağışıklık oluşmadı. Havalar soğudukça daha fazla zamanı kapalı alanlarda geçireceğiz. Soğuk havalarda virüsler daha etkili oluyor. Önümüzdeki aylarda daha yüksek sayıda ölümlerin olabileceğini öngörüyoruz. İstatistikler bunu gösteriyor” diye konuştu. Sayıner, İsveç’in denediği “sürü bağışıklığı” yönteminin de başarılı olmadığını anlattı.

Normal şartlar altında bir aşının geliştirilmesinin 10 yılı bulabileceğine işaret eden Prof. Dr. Abdullah Sayıner, COVID-19 salgınında aşı geliştirme sürecinin olağanüstü hızla gerçekleştiğinin altını çizdi. Salgının ilk ayında Çin kaynaklarının, virüsün genomunu bütün dünya ile paylaşmasıyla, dünyada aşı çalışmalarının başlayabildiğini vurgulayan Prof. Dr. Sayıner, 180 dolayında aşı adayına ulaşıldığını, 10’unun Faz-3 seviyesine ulaştığını ifade ederek, “Daha bir yıl dolmadan bu seviyeye ulaşılması, bilimin ne kadar etkin çalıştığının bir göstergesi” diye konuştu.

Aşı geliştirilmesindeki olağanüstü hıza karşılık, süreçte iki tehdit gördüğünü belirten Prof. Dr. Sayıner şunları kaydetti: “Bunlardan biri ulusal çıkarlar dikkate alınarak, bu aşıların çok hızlandırılması ve ruhsatlandırma sürecinin de olması gerekenden daha hızlı olması tehdidi. Örneğin; Rusya’da geliştirilen iki ilaca faz çalışmaları tamamlanmadan ön verilerle ruhsat verildi. Bu, tedirgin edici bir durum. Bu aşıların ne kadar güvenli, etkili olduğunu gösteren yeterli bilimsel veri yok. ABD’de benzer olarak Başkan Trump’ın tedavi yöntemi, ilaç ve aşıları hızlı geliştirmek için baskı yaptığını, ruhsat veren kuruluşlar üzerinde baskı oluşturduğunu izleyebiliyoruz. Bu baskılar ve ticari düşüncelerle sonuç aşamasına gelmiş aşılar üzerinde çalışan bazı firmalar üretime başladılar.

Bu iyi bir şey, sürecin hızlanması. ‘İyi sonuçlanacağına inanıyoruz, faz-3 olumlu bitince ruhsatı alınca elimizde stok bulunsun, hemen dağıtacağız’ diye düşünüyorlar. Bu saygı uyandıran bir şey olabilir ama aynı zamanda ticari kumar. Faz-3 sonucunda bazı ufak tefek sonuçların gözden kaçmasına neden olabilir mi diye kaygı uyandırıyor. Dünya bilim camiası yakından izliyor, böyle bir şeye izin verilmeyeceğini düşünüyorum.
Gelişmeler bu şekilde devam ederse, umuyoruz ki yeni yılla birlikte, 2021’den itibaren ruhsatlanmalar olacak ve üretim-dağıtım başlayacak. Ülkemize ne zaman gelir onu öngörmek çok güç. Çünkü orada da ciddi üst düzey baskılar olabiliyor ya da ticari olarak toplu alımlar söz konusu olabiliyor. İlkbahar ya da yaz başında, olumsuz bir gelişme olmazsa ülkemize de aşıların ulaşacağını düşünüyorum.”

Sigara firmalarından destek alınmamalı, nargile yasaklanmalı

Prof. Dr. Elif Dağlı, sigaranın COVID-19 hastalığındaki ağırlaştırıcı faktörünün önemini azaltan yayınlar yapıldığını belirterek, bu haberlerin sektör destekli olarak yaptırıldığını, hakemli olmayan dergilerde yayımlandığını ve metodolojik hatalar gözlendiğini söyledi. Prof. Dr. Dağlı, sigara firmalarının Türkiye ve bazı Avrupa ülkelerinde ekipman bağışı yaptığını da açıkladı. Prof. Dr. Elif Dağlı, sigara şirketlerinin elektronik sigarayı da salgın döneminde yaygınlaştırmak için girişimlerde bulunduğunu, Türkiye’de de elektronik sigaranın serbest bırakılması için kampanya açıldığını belirtti.

Elektronik sigaranın ve nargilenin yasaklanmasını istediklerini, özellikle nargilenin salgını artırıcı etkisi olduğunu vurgulayan Dağlı, “Sigara firması destekli projelerinin durdurulmasını, sigara firması desteği ve yardımı alınmamasını, nargilelik tütün mamulatının durdurulmasını, elektronik sigara ve ısıtılmış tütün ürünlerinin tamamen Türkiye’de yasaklanmasını talep etmekteyiz” dedi.

Okullar açılmalı mı sorusuna tek bir yanıtımız ne yazık ki yok

Prof. Dr. Elif Dağlı, Türkiye’nin uzaktan eğitim altyapısının yetersiz olduğunun görüldüğünü belirterek, okulların açılması gerekliliğine inandığını belirtti. Ülkelerin okulların açılış kararını, salgının seyri, bulaşma hızı vb. kriterlere göre belirlediğini ancak Türkiye’nin herhangi bir kriter açıklamadan açma kararı aldığını vurguladı.

Türkiye’de okulların çok fazla çeşit ve olanaklara sahip olduğunun altını çizen Prof. Dr. Dağlı, bazı okullar tüm önlemleri alabilir seviyedeyken, bazı okulların ailelerden dezenfektan-temizlik malzemesi talep ettiğini belirtti.

Prof. Dr. Dağlı, “Bu kadar farklı grupların olduğu yerde ne yapmak lazım? Tek bir yöntem herkese uymaz gibi görünüyor. Belki de bizim Toraks Derneği Çocuk Bölümü olarak bir çalışma yapmamız lazım. Hangi çeşit okullar var, risk grupları nedir ve nasıl hareket edilmeli diye… Bu nedenle okullar açılmalı mı, devam etmeli mi sorusuna tek bir cevabımız olamıyor” diye konuştu.

Hava kirliliği olan yerlerde enfeksiyon hastalıkları daha fazla görülüyor

Türk Toraks Derneği Çevre Sorunları ve Akciğer Sağlığı Çalışma Grubu Başkanı Dr. Öğr. Üyesi Nilüfer Aykaç, hava kirliliği olan yerlerde enfeksiyon hastalıklarının daha fazla görüldüğünün bilimsel olarak ortaya konulduğunu hatırlattı. “Hava kirliliği sağlık açısından başta çocuklar, yaşlılar ve yoksullar olmak üzere herkesi etkileyen en önemli çevresel risklerden birini oluşturmaktadır” diyen Dr. Aykaç, hava kirliliğinin viral enfeksiyonlara bağlı ölümleri artırarak salgınların yarattığı yıkıma katkı verdiğinin altını çizdi.

Hava kirliliğinin çeşitli yönlerden yaptığı etkilerle COVID-19 pandemi sürecinde öneminin daha da arttığını vurgulayan Dr. Aykaç, şu bilgileri verdi: “Hava kirleticilerin artışı COVID-19 hastalığı gelişme riskini ve COVID-19’a bağlı ölümleri artırmaktadır. Yapılan çalışmada, AirQ+ kullanılarak, 2018 yılında, Türkiye’de illere göre uzun süreli PM2.5 etkileniminin yol açtığı erken ölümleri tahmin etmek amaçlanmıştır.

AirQ+ kullanılarak Türkiye için hava kirliliğinin yol açtığı erken ölümler tahmin edilmiş ve 2018 yılında hava kirliliğinin Türkiye’de 72 ilde 44.617 kişinin (En az 29.882, en fazla 57.709 kişi) erken ölümüne yol açtığı hesaplanmıştır. 2018 yılında PM2.5 kirliğine atfedilen ölüm oranının en yüksek olduğu ilk beş il sırasıyla Iğdır, Kahramanmaraş, Mersin, Manisa ve Niğde olarak tahmin edilmiştir.  Sonuçlar, 2018 yılında Türkiye’de PM2.5’e uzun süre maruz kalmanın neden olduğu 44.617’den fazla erken ölümün, illerde PM2.5’in yıllık ortalama konsantrasyonunun Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değer önerisi olan 10 µg/m3’ü geçmemesi durumunda “önlenebileceğini” göstermektedir.”

Partikül madde bakımından, Türkiye hava kirliliğine yönelik 2019’da yapılan araştırmalarda 338 istasyondan 161’inde yeterli ölçüm yapılamadığını belirten Dr. Öğr. Üyesi Aykaç, Bolu, Uşak, Mersin, Tunceli, Artvin, Ağrı ve Batman’da 2019 yılı boyunca yeterli ölçüm yapılmadığını, sırasıyla Muş, Afyon, Iğdır Şırnak, Kahramanmaraş’ta en fazla kirliliğin olduğu şehirler olarak bulunduğunu ifade etti.

Araştırmada DSÖ sınır değerleri dikkate alındığında sadece Hatay ve Hakkari illerinin PM10 açısından hava kirliliğinin yaşanılabilir iller arasında görüldüğünü bildiren Dr. Aykaç şunları kaydetti: “2019 yılı itibariyle yapılan çalışmada; Türkiye’de hava kirliliği sorununun partikül madde yönünden devam ettiğine işaret etmektedir. Türkiye’de halen tüm istasyonlarda Pm2.5 madde ölçülmemektedir. PM2.5 bakımından tüm illerin ve istasyonların Dünya Sağlık Örgütü’nün izin verdiği normal sınırın üzerinde olduğu ve PM2.5 kirliliğinin Türkiye’nin tamamını kapsadığı saptandı.

Dünya Sağlık Örgütü’nün sınır değerleri dikkate alındığında; sadece Hatay ve Hakkari illerinin PM10 açısından hava kirliliğinin yaşanmadığı yerler olduğu görüldü. Yıllık ortalama değerler analiz edildiğinde; Muş, Iğdır ve Kahramanmaraş illerinin PM10, Erzurum (Taşhan), Düzce ve Amasya (Şehzade) illerinin ise PM2.5 bakımından en yüksek maruziyete sahip oldukları tespit edildi.”

COVID-19 hastalarının %70’ine mikrobiyolojik yöntemle tanı konuldu

Basın toplantısında Mart-Temmuz dönemi arasında hastalanan 1500 COVID-19 hastasının verilerinin ortak veri tabanına kaydedilmesiyle yapılan TURCOVID-19 araştırması sonuçları da paylaşıldı.

Prof. Dr. Nurdan Köktürk, gözlemsel kayıt çalışması niteliğindeki araştırma sonuçlarına yönelik olarak, “Çalışma, olguların verilerinin geriye dönük kaydedilmesi ile oluşturulmuştur. Buna göre 1500 COVID-19 hastasının %69.7’sinde mikrobiyolojik yöntemlerle kesin tanı konurken, geri kalan %30’unda tanı klinik radyolojik bulgularla konmuştur. Bu olgularda PCR negatif bulunmuştur.

Akciğer grafisi sadece %35 hastada anormalken, 1495 hastaya akciğer tomografisi çekilmiş ve hastaların %83’ünde COVID-19 ile uyumlu tomografi bulguları saptanmıştır. Olguların %17’si sağlık çalışanıdır. Bu veri setinde 1 sağlık çalışanı kaybedilmiştir” dedi.

Olgulardaki ölüm riskini artıran faktörlerin istatiksel ayrıştırılmasına dayalı detay analizlerin daha sonra yapılacağını belirten Prof. Dr. Nurdan Köktürk, araştırmanın bulguları hakkında şunları söyledi:

  • 5 aylık süreçte hastane başvurusu olan 1500 hastanın 67’si kaybedilmiştir (%4.5). Olguların %57’si erkek %43’ü kadındır. Ortalama yaş yaşayanlarda 50, ölenlerde 71’ dir. 65 yaş üzeri olmak ölüm riskini 6.71 kat artırır. Olguların %76’si pnömoni %14’ü ağır pnömonidir. Ağır pnömoni ölüm riskini 16 kat artırırken, çoklu organ yetmezliği ve septik şok 83-94 kat artırır.
  • Aktif sigara içimi ölüm riskini 3.77 kat artırır. Nefes darlığının varlığı ölümü 6.53 kat artırır. Ateş varlığı veya yokluğu yaşayanlar ve kaybedilenler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yaratmamıştır. Ancak vücut sıcaklığı kaybedilenlerde istatistiksel olarak anlamlı yüksektir (36.8 vs 37.2 C). Kaydedilen en yüksek ateş 38.2’dir. Vücut sıcaklığındaki her 1 C’lik artış ölüm olasılığını 1.5 kat artırır. Fizik muayenede bilinç bozukluğu olması mortaliteyi 12.74 kat artırır.
  • Ek hastalıklardan kalp yetmezliği ölüm riskini (5) kat, KOAH (5), aterosklerotik kalp hastalığı (4), hipertansiyon (3), Immunsupresif durumlar (6) böbrek yetmezliği (4), kanser tanısı (10) kat artırmaktadır.
  • Sürekli kullanılan ilaçlardan kardiyak ilaçlar ve insülin kaybedilen grupta daha sık kullanılmıştır. Diyabet ek hastalık kategorisinde ilişkili çıkmadığı halde insülin kullanımının ilişkili çıkması muhtemelen sadece insülin gerektiren diyabetin mortalitede etkili olabileceğini düşündürmektedir. Favipiravir kaybedilen grupta daha fazla kullanılmıştır. Ancak bu durum hastalık ağırlığı ile ilişkili gibi görünmektedir.
  • Hidroksiklorokin ve Azitromisin mortalite ile ilişkili görünmemektedir. En sık görülen yan etki karaciğer toksitesidir (%6).

YAZIYI PAYLAŞ


YORUMUNUZ VAR MI?

avatar
Araç çubuğuna atla