Miyeloproliferatif neoplazinin (MPN) nedir, nedenleri ve tedavisi?

Kategori: Diğer Hastalıklar, Kan Hastalıkları Print

Kanın yapıldığı organ olan kemik iliğinin alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve trombosit diye adlandırılan hücreleri gerektiğinden fazla sayıda üretmesiyle kendisini gösteren hastalıklar miyeloproliferatif neoplaziler (MPN) olarak adlandırılıyor. Miyeloproliferatif neoplazilerde kan hücrelerinin sayısının kontrolsüz bir şekilde arttığını belirten Prof. Dr. Akif Selim Yavuz, “Normalde yassı ve uzun kemiklerimizde bulunan kemik iliğinde alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve trombositler kan yapıcı kök hücrelerinden olgunlaşarak ve farklılaşarak gelişir. Alyuvarlar vücudun tüm organlarına yaşam için gerekli oksijeni taşıyan hücrelerdir. Akyuvarlar enfeksiyonlarla ve çeşitli hastalıklarla savaşır. Trombositler ise kanamanın önlenmesinde gerekli olan pıhtı yapımında rol oynar. Miyeloproliferatif neoplazilerde yukarıda sözü edilen kan hücrelerinden biri veya birkaçı kontrolsüz şekilde artar. Genellikle yavaşça artan hücre sayısıyla birlikte hastalıkta ilerleme ortaya çıkar.” dedi.

MPN’de iyileşme oranı, hastalık türü ve tedavisine göre değişiyor

Miyeloproliferatif neoplazilerin artan hücre tipine göre farklılıklar gösteren 6 tipi bulunuyor:

  • kronik miyelid lösemi (KML),
  • polisitemia vera (PV),
  • primer miyelofibroz (PMF),
  • esansiyel trombositemi (ET),
  • kronik nötrofilik lösemi,
  • kronik eozinofilik lösemi.

Hastalıkların seyri esnasında bazen bu türler arasında geçişler olabildiğini ve hastalıkların nadiren de olsa akut lösemiye dönüşebildiğini vurgulayan Prof. Dr. Akif Selim Yavuz, hastalık türlerinin tedavisi hakkında şunları söyledi: “PMF’de risk oranı yüksek hastalarda kardeş ve akraba dışı doku grubu uygun vericilerden kök hücre nakli yapıldığında şifa sağlanıp hastalık tamamen ortadan kaldırılabilir. Ancak miyeloproliferatif neoplazilerde kök hücre nakli yapılan hastaların sayısı azdır. Bunun en önemli nedeni kök hücre naklinin doğurabileceği zararlar sonucu hastanın kaybedilme riskinin olmasıdır. Diğer tedavi şekilleri ile hastalık kontrol altına alınabilse de tamamen iyileşme sağlanması mümkün değildir. KML burada istisna oluşturur ve tirozinkinaz inhibitörleriyle neredeyse tamamen iyileşme sağlanabilir.

2008 Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre miyeloproliferatif neoplaziler içinde sayılan sistemik mastositoz 2016 revizyonu ile ayrı bir kategori halinde değerlendirilmekle birlikte benzer özellikler gösteren ve oldukça nadir olarak görülen bir hastalık grubunu oluşturur. Bu hastalığın ilerlemiş şekillerinde interferon, kortikosteroid ve kladribin dışında yeni bir tirozinkinaz inhibitörü olan midostaurin ile başarılı sonuçlar elde edilmiştir.”

Temel sebep kök hücre genlerindeki yapısal değişiklikler

Miyeloproliferatif neoplazilerin doğuştan gelen veya genetik hastalıklar olmadığını belirten Prof. Dr. Akif Selim Yavuz, “Miyeloproliferatif neoplazisi olan hastaların ailelerinde aynı hastalıkların görülme sıklığında artış olması ailevi bir eğilimi desteklese de bu oran çok çarpıcı değildir. Anne veya babadan çocuğa bu hastalıkların genetik olarak aktarımı neredeyse yok denecek kadar azdır. Hastalığa kan yapıcı organ olan kemik iliğindeki kök hücre genlerinde ortaya çıkan yapısal değişiklikler yol açar. Sperm ve yumurta hücrelerinin genetik yapısında bu değişiklikler olmadığı için ilerideki nesillere aktarım da olmaz. Kök hücrede ortaya çıkan genetik değişiklikler hastalık tipine göre farklılık gösterir. Örneğin kronik miyeloid lösemide görülen değişiklik Philadelphia kromozomu diye adlandırılır. Polisitemia vera (PV), esansiyel trombositemi (ET) ve PMF’de değişik oranlarda JAK2 gen mutasyonları, ET ve PMF’de CALR ve MPL gen mutasyonları görülebilir. Hastalığın oluşumu ortaya çıkan kök hücre gen yapısındaki bu değişiklikler sonucu hücrelerin kontrolsüz çoğalmasıyla gerçekleşir.”

Suyla temasta kaşıntı, yüzde ve vücutta yaygın kızarıklık önemli belirtiler

KML ve PMF hastalarının karın bölgesinin sol üst bölümünde dolgunluk hissi, şişlik ve bazen ağrı, çabuk doyma hissi gibi yakınmaları olabileceğini ve hastanın kendisini halsiz hissedebileceğini belirten Prof. Dr. Akif Selim Yavuz konuyla ilgili olarak şunları sözlerine ekledi: “PV’de kırmızı kan hücrelerinin artışına bağlı yüzde ve vücutta yaygın kızarıklık, özellikle suyla temastan sonra vücutta kaşıntı, bazen uç bölgelerde (parmak, göğüs uçları gibi) karıncalanma ve yanma hissi gelişebilir. Artmış alyuvar sayısı nedeniyle damar yatağında kan akımı yavaşladığı için baş ağrısı ve kulak çınlaması gibi yakınmalar olabilir. Atardamar ve toplardamar tıkanıklıklarına bağlı olarak miyokard infarktüsü, inme ve derin ven trombozu ve akciğer embolisi gibi hayatı tehdit eden durumlar ortaya çıkabilir. ET’de trombosit sayısının yüksekliğine bağlı damar tıkanıklıklarının yanı sıra paradoks olarak özellikle kas içine olmak üzere ağır kanamalarla karşılaşılabilir. PMF’de dalağın aşırı olarak büyümesine ve mideyi sıkıştırmasına bağlı olarak çabuk doyma, zayıflama, kansızlığa bağlı aşırı halsizlik, yaygın kemik ağrısı, aşırı terleme ve bazen ortaya çıkan ateş hastayı bakıma muhtaç hale getirebilir.”

Radyasyon ve petrokimya ürünlerine dikkat

Miyeloproliferatif neoplazilerin genellikle 55 yaşın üzerinde ortaya çıktığını belirten Prof. Dr. Akif Selim Yavuz şöyle devam etti: “Daha genç yaşlarda görülen vakalar nadirdir. KML ve PMF’de erkek ve kadın oranları eşit olmakla birlikte, PV’de erkek (1,8:1) ve ET’de kadın oranı (1:2) daha ağır basmaktadır. Radyasyon (atom bombası, nükleer kaza, yüksek dozda radyoterapi) miyeloproliferatif neoplaziler için bir risk faktörüdür. Ayrıca benzen ve toluen gibi petrokimya ürünlerine yüksek dozda maruziyet PMF gelişimine katkıda bulunabilir. Hastalığın tanısı iç hastalıkları veya hematoloji uzmanları tarafından yapılan muayeneyle konur. Tanı için tam kan sayımı ve biyokimyasal incelemeler ile birlikte mutlaka bir periferik kan yayması incelemesi gereklidir. Ayrıca tanı sırasında tipe göre farklı olmakla beraber yukarıda belirtilen genetik değişikliklerin tayini ve Dünya Sağlık Örgütü’nün de önerisiyle mutlaka kemik iliği incelemesi (biyopsi ve aspirasyon) yapılması gereklidir.”

Her miyeloproliferatif neoplazi türü için farklı tedavi gerekiyor

KML tedavisinde 2000’li yılların başından itibaren devrim niteliğinde değişiklikler kaydedildiğinin altını çizen Prof. Dr. Akif Selim Yavuz şu bilgileri verdi: “Artık KML hastaları normal ve sağlıklı kişilerle aynı yaşam süresi beklentisini sahip hale geldiler. Kullanılan tedavi, hastalığı başlatan Philadelphia kromozomunun yaptığı etkileri hedef alan tirozin kinaz inhibitörü diye adlandırılan ilaçların ağız yoluyla uygulanmasını kapsıyor. Bu ilaçlara karşı direnç geliştiğinde bir başka tirozin kinaz inhibitörü kullanılarak tedaviye devam ediliyor. Hastalığın ileri evrelerinde bunlara ek olarak kemoterapi ve bazı seçilmiş vakalarda kemik iliği (kök hücre) nakli akla gelmelidir. Gebelik gibi durumlarda ise interferon tedavisi kullanılabilir. Uzun süreli tirozinkinaz inhibitörü kullanmış ve çok iyi yanıt alınmış hastalarda gelecekte tedavinin kesilerek hastaların tedavisiz izlenmesi konusu gündeme gelmiştir ve halen bu konuyla ilgili araştırmalar devam etmektedir.”

“PV’de tedavi, hastadan belli aralıklarla kan alınarak alyuvarların vücuttan uzaklaştırılması ve damar tıkanıklıklarını önlemek için aspirin kullanılması esasına dayanır. Bazen kan yapımını baskılayan ilaçlar (hidroksiüre ve seçilmiş vakalarda bir JAK inhibitörü olan ruksolitinib) kullanılabilir. ET’de ise hidroksiüre ve anagrelid gibi trombosit yapımını azaltan ilaçlar ve aspirin gerektiğinde kullanılır. İnterferon tedavisi gebelikte ve bazı vakalarda akla gelmelidir. Kalp ve damar hastalıklarına yol açan risk faktörleri en aza indirilmelidir. Bu risk faktörleri sigara, yüksek tansiyon, kan yağlarındaki yükseklik, şeker hastalığı ve strestir.”

“PMF’de kansızlık gelişirse kemik iliğini uyarmak için eritropoietin hormonu, anabolizan steroidler ve kortikosteroidler geçici yararlar sağlar. Hidroksiüre büyüyen dalağın küçülmesine ve hastalığın stabil seyretmesine yardımcı olsa bile belli bir süre sonra bu etkisini gösteremez hale gelebilir. Genç-orta yaşlı ve yüksek riskli hastalar kardeş ve akraba dışı doku grubu uygun vericilerden kemik iliği (kök hücre) nakli adayıdırlar. Yeni bir JAK2 inhibitörü olan ve ağız yoluyla uygulanan ruksolitinib orta ve yüksek riskli hastalarda dalağı küçülterek ve hastanın sistemik belirtilerini azaltarak etkili olmakta ve hastanın tekrar kilo almasına ve günlük aktivitelerini arttırarak daha kaliteli bir yaşam sürmesine katkıda bulunmaktadır.”

YAZIYI PAYLAŞ

Araç çubuğuna atla