Pandemide inme bulguları olan hastalar tereddüt etmeden 112’yi aramalı

Yazan Hatice Pala Kaya
Kategori: Beyin Hastalıkları, Sağlık Gündemi Print

56. Ulusal Nöroloji Kongresi’nin ardından düzenlenen basın toplantısında konuşan Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Şerefnur Öztürk, Covid-19 pandemisi nedeniyle inme bulgusu olan hastaların tereddüt etmeden mutlaka 112’yi araması gerektiğini vurguladı.  Türk Nöroloji Derneği tarafından bu yıl online olarak düzenlenen 56. Ulusal Nöroloji Kongresi, için düzenlenen basın toplantısında inme, multipl skleroz ve diğer nörolojik hastalıklara yönelik son gelişmeler paylaşıldı. Bu yıl kongrenin ana temasının nadir nörolojik hastalıklara dikkat çekmek için “nörogenetik” olarak belirlendiği kaydedildi.

Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına, Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Şerefnur Öztürk, Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Neşe Çelebisoy, Genel Sekreter Prof. Dr. Demet Özbabalık, Dernek Saymanı Prof. Dr. Cavit Boz, Yönetim Kurulu üyeleri Prof. Dr. Nerses Bebek, Prof. Dr. M. Akif Topçuoğlu ve Prof. Dr. Kayıhan Uluç katıldı.

Nörolojik hastalıkların hastalar, hasta yakınları, sağlık çalışanları için en fazla sağlık yükü oluşturan hastalık gruplarından biri olduğunu söyleyen Türk Nöroloji Derneği Başkanı Prof. Şerefnur Öztürk, şu bilgileri verdi: “Toplumdaki hastalıkların çoğu bir veya daha fazla gen ile çevresel faktörlerin etkileşimini içeren karmaşık nedenlere bağlı olarak gelişir. Bu hastalıklarda bazen tek bir gen bozukluğu hastalığı oluşturabilir ve farklı nörolojik bulguların bir arada olduğu 200’den fazla kalıtsal nörolojik tek gen hastalığı bilinmektedir.

Prof. Dr. Şerefnur Öztürk: Koronavirüs beyin sağlığı için de ciddi bir tehdit

Bunlar içinde Huntington Hastalığı, kas distrofileri sık karşılaşılan ve iyi bilinen örneklerdir. Ancak nörolojik hastalıkların yaklaşık %90’ı çevresel nedenler, genetik yatkınlığa eklendiği zaman gelişir. Yani mültifaktöriyel olarak adlandırılan bu bozukluklar genetik ve çevresel etkilerin bileşimi sonucu oluşur. Kanserler, hipertansiyon gibi nörolojik hastalıkların çoğunluğu (epilepsi hastalıklarının çoğunluğu, migren, Parkinson ve Alzheimer Hastalığının ailesel olmayan şekilleri) bu duruma örnek olarak verilebilir.”

COVID-19 meslek hastalığı olarak kabul edilmeli

Salgın ortamında sağlık çalışanlarının özlük hakkı ve çalışma koşullarına da değinen Prof. Dr. Öztürk, bütün sağlık çalışanları gibi nörologların da özlük haklarında iyileştirilmeler yapılması gerektiğini ve COVID-19’un meslek hastalığı olarak kabul edilmesini istedi. Prof. Dr. Öztürk, salgına yönelik eğitim, muayene, değerlendirme ve hasta takibine yönelik altyapının da iyileştirilmesini gerektiğini vurguladı.

Her 6 kişiden biri inme ile karşılaşabilir

İnme hakkında açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Şerefnur Öztürk, her 6 kişiden birinin inme ile karşılaşabileceğine dikkati çekerek, inme merkezlerinin hızlı müdahale ve inmenin etkilerini azaltmada çok kritik bir rol oynadığını vurguladı.

Prof. Dr. Öztürk, “İnme, eskiden olduğu gibi tedavisi zor bir hastalık değildir. İnme, tedavi edilebilen bir hastalıktır. İnmede en önemli faktör zamandır. O yüzden de biz ‘zaman beyindir’ diyoruz çünkü her geçen dakika çok sayıda beyin hücresinin kaybına neden olur” dedi. Her 40 saniyede bir kişinin inme geçirdiğini vurgulayan Prof. Dr. Öztürk, son açıklanan TÜİK raporlarına göre inme sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısının tüm kazalarda hayatını kaybedenlerin iki katı olduğunu belirtti.

İnme Covid-19’a göre 10 kat daha öldürücü

İnmenin COVID-19 hastalığına göre 10 kat daha öldürücü olduğunu ve önlenebilir bir hastalık olduğunu açıklayan Prof. Dr. Şerefnur Öztürk, “İnme belirtileri fark edildiği anda hiç vakit kaybetmeden 112’yi aramalarını istiyoruz. Çünkü 112, hastayı nereye götüreceğini biliyor. Kendi araçları ile geleceklerse de inme tedavisinin yapıldığı bir merkeze hızla gelmelerini istiyoruz” diye konuştu.

COVID-19’un etkileri uzun süre kalıcı olabilir

Prof. Dr. Şerefnur Öztürk, COVID-19 geçirmiş kişilerde uzun süreli etkiler görülüp görülemeyeceği, virüsün sinir sistemine olumsuz kalıcı etkileri konusundaki bir soruyu da yanıtladı. Prof. Dr. Öztürk, hastalığın kalıcı etkiler bırakabileceği yönünde araştırmalar bulunduğunu ancak şu ana kadar hastalık başlangıcından itibaren geçen sürenin henüz kesin değerlendirmeler için yeterli olmadığını vurgulayarak şunları kaydetti: “COVID-19 sonrasında kronik dejeneratif hastalıklara neden olabilir mi araştırılıyor ve gündeme gelmiş sorular bunlar. Yayınlanmış raporlardan bazı bildiğimiz sonuçlar var. Evet, COVID-19 hastalığı geçirildikten sonra bazı semptomlar uzun bir süre kalıyor.

Ancak henüz yaşadığımız süreç çok uzun olmadığı için bunların ne kadar süre kalacağını, kaç yıl devam edeceğini bilmiyoruz. Şu ana kadar devam eden, kalıcı hasar verme potansiyelinde olan semptomlar olduğunu da biliyoruz. Yani virüsün sinir sistemine olumsuz etkileri devam ediyor. Özellikle bilişsel alanda, uyku düzeninde, kas ağrıları ile ilişkili olarak, koku ve tat alma bozuklukları ile ilgili olarak etkileri devam edebiliyor bazı hastalarımızda.

Bu hastaların demans gibi, Parkinson gibi dejeneratif hastalıklara yakalanıp yakalanamayacağı da çok sorulan bir soru. Çünkü virüs partiküllerinin sinir sisteminde belli oranlarda kalmaya devam edebileceği ve hem direkt etkilerle hem sekonder etkilerle dejenerasyonu tetikleyebileceği yönünde öngörüler, hipotezler var. Bunu net olarak söylemek mümkün değil ama biliyoruz ki özellikle Parkinson hastalığı gibi bazı hastalıklarda virüslerin bu hastalıkların oranlarını artırdığı bildirilmiş durumda.”

COVID-19 nörolojik sistemleri de etkiliyor

COVID-19 salgını sırasında bildirilen raporların, hastalığın sadece solunum yollarını değil, nörolojik sistemleri de etkilediğini ortaya koyduğuna işaret eden Prof. Dr. Öztürk, şunları söyledi: “Özellikle Çin’den olmak üzere çeşitli ülkelerden bildirilen çalışmalarla hastaların yaklaşık üçte birinde nörolojik bulgular rapor edilmiştir. Mevcut durumda bildirilen en yaygın belirtiler; baş ağrısı, bulantı ve kusmadır. Daha ciddi vakalarda özellikle de yaşlı ve hipertansiyon, diyabet olan hastalarda virüsün santral sinir sistemine invazyonu, kan pıhtılaşma eğilimini artırması, inflamasyon etkisi ile nöropatiler, miyopatiler, epilepsi gibi çeşitli nörolojik tabloların yanı sıra akut inme komplikasyona neden olduğu bildirilmektedir.

Sinir sistemi tutulumunun solunum yetmezliğinin daha da artışına neden olarak hastalığın ağırlaşmasına neden olabileceği belirtilmektedir. Ülkemizde alınan çok ciddi önlemler özellikle de 60 yaş üstü kişiler için riski azaltmaya yöneliktir. Altmış yaş üstü bireylerde özellikle serebrovasküler hastalık risk faktörlerinin oldukça yaygın olduğu dikkate alınırsa, bu yaş gruplarında önlem ve erken tedavinin önemi daha da belirginleşmektedir.”

Nörolojik hastalıkların çoğu çevresel nedenler genetik yatkınlığa eklendiğinde gelişir

Toplumdaki hastalıkların çoğu gibi nörolojik hastalıkların da genetik bir temele bağlı gelişebileceğini belirten Türk Nöroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nerses Bebek, “Nörolojik hastalıkların % 90’ı çevresel nedenler genetik yatkınlığa eklendiği zaman gelişir. Bir veya daha fazla gen ile çevresel faktörlerin etkileşimini içeren karmaşık nedenlere bağlı olarak ortaya çıkarlar. Bunlar içinde migren, epilepsi hastalıkları, Alzheimer Hastalığı, Parkinson, Huntington Hastalıkları, kas hastalıkları sık karşılaşılan ve iyi bilinen örneklerdir. Nörolojik bulguların görüldüğü daha az bilinen veya daha az duyulmuş nadir pek çok kalıtsal nörolojik hastalık bilinmektedir” dedi.

Son 50 yılda gelişen bilim ve teknolojiye paralel olarak bilgi birikiminin hızla arttığını ve gen-çevre etkileşimi konuları ile ilgili genetik çalışmaların yapıldığını kaydeden Prof. Dr. Bebek, “Çevre faktörleri ile genlerin etkileşimini her zaman net olarak belirlemek kolay olmayabilir fakat sigara içenlerde kanser olasılığının artması bu etkileşime en iyi örnektir. Genetik yapımızı değiştirmek mümkün olamayacağı için sağlıklı yaşamak bu tür hastalıklarda büyük önem taşımaktadır” bilgisini verdi.

Akraba evlilikleri genetik hastalıkların ortaya çıkmasını kolaylaştırır

Prof. Dr. Nerses Bebek, akraba evliliğinin daha önce ailede olmasa da genetik hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştıran en önemli durum olduğuna değinerek “Aynı aileden olmasa dahi, hastalığın ve hastalık genlerinin sık görüldüğü bir bölgeden olan evliliklerde dahi risk artmaktadır. Ailede hastalık olduğu bilinmekteyse mutlaka o hastalığın genetik nedeninin teknik imkanlar elverdiğince anlaşılması gerekir. Böylece evliliklerde doğacak olan çocukların durumu hakkında genetik danışmanlık verilmesi daha kolay ve net olmaktadır” değerlendirmesinde bulundu.

Doğurganlık yaşında her 4 kadından yaklaşık birisi migrenli

Türk Nöroloji Derneği Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Neşe Çelebisoy ise baş ağrısı ile ilgili önemli bilgiler verdi. Tanıda iyi alınmış öykünün çok değerli olduğunu belirten Prof. Dr. Çelebisoy, “Elli yaş sonrası başlangıç, ani başlangıç, erken sabah baş ağrıları, giderek şiddeti ve sıklığı artan ağrı, eşlik eden ateş, kilo kaybı gibi yakınmalar ve muayenede saptanan nörolojik bulgular baş ağrısının altta yatan kitle, enfeksiyon, kanama veya sistemik bir hastalığa bağlı olabileceğini düşündürmelidir ve hastaya ileri incelemelerin yapılmasını gerekli kılar” dedi.

Primer baş ağrıları olarak adlandırılıp altta yatan başka bir hastalıkla ilişkili olmayan baş ağrılarının en sık nedeninin migren olduğunu söyleyen Prof. Dr. Neşe Çelebisoy, “20-65 yaş arası bireylerde yaklaşık %16 sıklığında görülür. Kadınlarda sıklığı erkeklerden 2.5-3 kat fazladır. Toplumda doğurganlık yaşında her 4 kadından yaklaşık birisi migrenlidir. Çocuklarda görülme sıklığı %5 civarında iken ergen yaş grubunda %10’lara çıkar. Migren kişinin iş ve sosyal yaşamını sürdürmesini zorlaştırması nedeniyle önemli bir sağlık problemidir ve kişi için kısıtlılık oluşturmaktadır” diye konuştu.

Prof. Dr. Çelebisoy, migren tedavileri ile ilgili son yıllarda kaydedilen gelişmelerden birisinin migren ağrısının ortaya çıkışında rol alan CGRP adlı peptidi veya bağlandığı bölgeyi işlevsiz hale getiren ilaçların kullanıma girmesi olduğunu vurgulayarak, şu bilgileri verdi: “Bu konuda geliştirilmiş monoklonal antikorlar, CGRP aracılığı ile gerçekleştirilen ağrı iletimini engelleyerek ve yine CGRP aracılı nörojenik yangı ve damar genişlemesini ortadan kaldırarak etki etmektedir.

Migrene özel mekanizmalar üzerinden etki gösteren bu ajanlar tedavide yeni bir pencere açılmasını sağlamışlardır çünkü halihazırda kullanılmakta olan ilaçlar migrene spesifik olmayan antihipertansifler, antidepressanlar ve antiepileptiklerdir. Halen klinik çalışması tamamlanmış üç monoklonal antikor Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’da kullanılmak üzere onaylanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Türkiye’de henüz onay aşamasında olan tedaviler aylık veya üç aylık enjeksiyon yöntemi ile uygulanmaktadır.”

Pandemi döneminde baş ağrısına dikkatli yaklaşılmalı

Prof. Dr. Neşe Çelebisoy, pandemi döneminde baş ağrısına dikkatli yaklaşılması gerektiğini de vurguladı. Baş ağrısı ve ateş ile gelen hastada SARS-CoV-2 enfeksiyonunun mutlaka akılda bulundurulmasının hem tanının gecikmesini önlemek hem de bulaşıcılığı engellemek açısından çok önemli olduğuna işaret eden Prof. Dr. Çelebisoy, “İkinci önemli nokta ise baş ağrısının santral sinir sistemi enfeksiyonu belirtisi olabileceğidir. Hastaların bu açıdan da dikkatle izlemi gereklidir” dedi.

Türkiye’de demanslı hasta sayısının artması bekleniyor

Türk Nöroloji Derneği Genel Sekreteri Prof. Dr. Demet Özbabalık, COVID-19 pandemisinde özenle korunulan yaşlı nüfusun en önemli hastalığının Alzheimer olduğunu kaydetti. Ortalama yaşam süresinin giderek artmasıyla birlikte Alzheimer hasta sayısında da önemli bir artış gözlendiğini belirten Prof. Dr. Demet Özbabalık, şunları söyledi: “Uluslararası Alzheimer Hastalığı Derneği’nin yayınladığı rapora göre 2018 yılında dünya üzerinde 50 milyon civarında tahmin edilen demanslı hasta sayısının eğer tedavi ve önleme konusunda büyük bir gelişme olmazsa 2030 yılında 82 milyona, 2050’de 152 milyona yükselmesi beklenmektedir. Demans, dünyada en sık 5. ölüm nedenidir. Demans hastalarına harcanan para yıllık 1 trilyon dolara yaklaşmaktadır.

Demans hastalıklarının sıklığı 65 yaşında yaklaşık %1-2 oranındadır. Yaklaşık her altı yılda bir bu oran iki katına çıkar. Demans sıklığı doksanlı yaşlarda %30-40’lara varır. Demanslı hastaların %90’dan fazlası 65 yaşın üzerindedir. Ülkemizde 2018 yılında 65 ve daha yukarı yaştaki kişilerin toplam nüfus içindeki oranı %8,8’e yakındır. Nüfus projeksiyonlarına göre bu oranın 2023 yılında %10, 2030 yılında %13, 2060 yılında %22, 2080 yılında %25 civarında olması tahmin edilmektedir. Dolayısıyla diğer yaşlanan toplumlar gibi ülkemizde de demanslı hasta sayısının belirgin bir şekilde artması beklenmektedir. Yani özetle Alzheimer hastalığı küresel bir halk sağlığı sorunu olarak görünmektedir.”

Demans hastalıklarının tedavilerinin hastalığın tipine göre değiştiğini anlatan Prof. Dr. Özbabalık, “Alzheimer tip demansda kesin tedavi olmamakla beraber umut veren tedavi çalışmaları devam etmektedir. Hali hazırda verilen tedaviler hastalığın ilerlemesini engellemek için verilmeye devam etmektedir” bilgisini verdi.

Erken ve uygun tedavi ile MS kontrol edilebilir

Multiple Skleroz (MS) ile ilgili açıklamalarda bulunan Prof. Dr. Cavit Boz da çoğu hasta için erken ve uygun tedavi ile MS’in artık kontrol edilebilir bir hastalık haline geldiğini, bunun için tedavilerin etkinlik ve güvenliğinin takibinin çok önemli olduğunu söyledi. MS hastalığı ile ilgili internette doğru bilgiler yanında çok fazla yanlış bilgi olduğuna dikkati çeken Prof. Dr. Boz, “Hatta son zamanlarda ulusal TV kanalları bile MS ile ilgili çok yanlış haberler yapmakta, hastaların mutlaka sakat kaldığı yönünde son derece yanlış haberler yapmaktadırlar. Diğer taraftan pek çok fırsatçı MS’i bitkisel vs. yöntemler ile tedavi ettiklerini yazmaktadırlar. MS hastaları bu bilgi kirliliğinde her şeye inanmamalıdır. MS hastaları zeki hastalar olduğundan hangi bilgilerin doğru, hangilerinin yanlış olduğunu kolayca ayırt etmektedir. Kapari, keçi sütü, çuha otu, sülük tedavisi, arı sokması gibi pek çok farklı alternatif yöntemlerin MS’e hiç bir katkısı yoktur” diye konuştu.

MS tedavisinde gelişmeler

Prof. Dr. Boz, MS tanısı ve tedavisi ile ilgili yaşanan gelişmelere de değindi. “Bundan 20-25 yıl önce MS hastalığına özel bir tedavi seçeneğinin olmadığı günlerden 10’dan fazla tedavi seçeneğinin olduğu bir dönem yaşıyoruz” diye konuşan Prof. Dr. Cavit Boz, “MS tanısı ve tedavisi ilgili yeni gelişmeler yaşanıyor. Artık MS tedavisi adına geleceğe daha umutla bakıyoruz. Hastalığın tanısı ve izleminde, MS tedavinde yaşanan olumlu gelişmeler geleceğe umutla bakmamıza neden olmaktadır.

Özellikle erken tanı koyduğumuz ve tedaviye başladığımız hastalarda daha iyi sonuçlar elde etmeye başlıyoruz. Genel olarak toplumda MS için çaresiz, tedavisi olmayan bir hastalıkmış gibi yanlış bir kanı vardır. Bu doğru değil. Erken tanı ve uygulanan doğru tedavi yönetimleri kullanıldığında hastaların çoğu normal hayatına devam edebiliyor. Yapılan araştırmalar ve yeni bilimsel gelişmeler ışığında artık MS çaresizlik ve ümitsizliğe yol açan, tedavisi olmayan bir hastalık olmaktan çıkmıştır” şeklinde konuştu.

COVID-19 inmeyi tetikler

Nöroloji ve yoğun bakım uzmanı olarak inme konusunda bilgi veren Türk Nöroloji Derneği YK Üyesi Prof. Dr. M. Akif Topçuoğlu, “Akut inme sürecinde neler yapılması gerektiği ve Türkiye’de bölgesel bağlamda oluşturulması düşünülen, oluşturulmakta olan veya işleyen sistemi vatandaş bilmiyor. Bunun eğitiminin verilmesi ve duyurulması gerekiyor” dedi.

İnme belirtisi olduğu düşünüldüğünde hemen 112’nin aranması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Topçuoğlu, “112 en uygun hastaneye ve zamanında hastayı uygun şartlarda getirir. İyi ama pandemide kendi kendine geçer diye hastaların beklediğini görüyoruz. Tedavi zamana bağlıdır. Birçok hasta 112’yi geç arayınca tedavi dönemini kaçırıyor. Pandemide inme tedavisi değişmedi. Belki öldürücülüğü artmış olabilir ama azalmadığı kesin. Üçüncüsü, COVID-19 inmeyi geçirmiş hastayı daha kolay öldürür. SARS-CoV-2 virüsü beyne giremiyor, ya da ancak çok çok özel şartlarda girebiliyor. Ama mevsimsel gribe göre çok daha fazla oranda inmeyi tetikliyor. COVID-19 inmeyi tetikler, inme varsa COVID’in ağır seyretmesine yol açabilir” diye konuştu.

Prof. Dr. Topçuoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “İnme trajiktir. Yürümek, konuşmak, yemek içmek harikadır, bunları kaybederseniz inme ile. Önlemek için tek yol rakamlarını bilmekle başlar. Hangi rakamlarmış bunlar? Boy, kilo ve yaşını bilmek yeterli değil inmeden korunmak için. Tansiyonunu da bileceksin, kan şekerini bileceksin, kolesterolünü bileceksin, Bel çevreni, günde kaç adım yürüdüğünü bileceksin. Hiç sigara içmeyeceksin ve hiç alkol kullanmayacaksın. Kalp atımının düzenli olup olmadığını da bileceksin. İlaçlarını düzenli kullanacak ve doktor kontrolüne zamanında gideceksin.”

Akraba evlilikleri SMA’nın ortaya çıkma olasılığını artırıyor

SMA’nın omurilikte yer alan ve istemli hareket ettirebildiğimiz kasları kontrol eden motor sinir hücrelerinin ilerleyici kaybına yol açan otozomal resesif geçişli kalıtsal bir hastalık olduğunu anlatan Türk Nöroloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Kayıhan Uluç, Türkiye’de her yıl ortalama 170 SMA’lı bebek doğduğunu, akraba evliliklerinin SMA’nın ortaya çıkma olasılığını artırdığını kaydetti. Prof. Dr. Uluç, “Hastalık açısından belirti göstermeyen ama hastalık genini taşıyan ebeveynlerin çocuklarının %25’inin hasta, %50’sinin ise taşıyıcı olma riski bulunmaktadır” dedi.

SMA’nın önüne geçmek mümkün

Prof. Dr. Uluç, SMA’nın önüne geçmenin mümkün olduğunu vurgulayarak, evlilik öncesi yapılacak genetik testle hastalığın kolayca taranabildiğini belirtti. Prof. Dr. Kayıhan Uluç, “Taşıyıcılık taraması ne yazık ki sadece özel kuruluşlarda, ücret karşılığı yapılabilmektedir. Sağlık Bakanlığı uzun süredir bu konuda çalışma yapmasına rağmen halen adım atmamıştır. Artık daha fazla beklenmemelidir. Ailesinde hastalık öyküsü olup olmadığına bakılmaksızın evlilik öncesi tüm çiftlere zorunlu olarak ücretsiz SMA taşıyıcılık taraması yapılmalı, taşıyıcılığı tespit edilen çiftlere genetik danışmanlık verilerek, uygun tüp bebek yöntemleri açısından bilgilendirilmelidir. Bu işlemin ücreti SGK tarafından geri ödeme planına alınmalıdır” diye konuştu.

YAZIYI PAYLAŞ

Araç çubuğuna atla