Tarımın Biyoteknoloji için Önemi ve Pandemi Sonrasında Biyoekonominin Geleceği

Yazan Prof. Dr. Eyüp İlker Saygılı
30 Nisan 2021   |    5 Mayıs 2021    |   Kategori: Güncel / Literatür, Sağlık Gündemi, Üye Yazıları Print

Tarımsal hammaddenin işlenmesi gıda endüstrisinin kapsamında ele alınıyor. Bu süreçte; tarımsal hammaddeyi işlerken faydalandığımız; enerji ve su kullanımını, ambalajlama sürecini, atık yönetimini, sera gazı emisyon ve sürdürülebilirlik konularını endüstriyel sürece dahil etmemiz gerekmektedir. Gıda başta olmak üzere sürdürülebilirlik kavramı; toplumsal fayda, ekolojik denge ve ekonomik potansiyel etki doğrultusunda üç boyutta planlanması gereken çok disiplinli bir süreç olmaktadır.

Küreselde üretilen ve tüketim için bekleyen gıdanın yaklaşık üçte bir kısmı kaybedilmektedir. Bu kaybın oluşmasında çok disiplinli bir bilimsel sürecin birlikte olmamasının etkisi büyüktür. Diğer taraftan; o gıdaya ulaşamayan küreselde yaklaşık 800 milyon insanda besin bulamamaktadır. Tarladan, soframıza ulaşabilen gıda ürünlerinin de tüketim sonrası, ekolojik dengeyi koruyacak şekilde geri dönüşümün de düşünülmesi gerekmektedir. Aksi halde, çevre kirliliği yanında, iklim değişikliğine neden olabilecek karbon emisyonunun artışına da neden olabilecektir.

Bununla beraber, artan nüfus dolayısıyla besin ihtiyaçları veya endüstriyel hammadde kaynaklarının da yaklaşık 20-30 yıl içerisinde sürdürülebilirlik probleminin de ortaya çıkacağı bildirilmektedir. Bu doğrultuda; biyobozunur, yenilikçi hammadde kaynaklarına ihtiyaç oluşacak yeni bir döneme yaklaşmaktayız.

Sağlıkta Biyoteknoloji Günleri

Tarım; gıda ve besin kaynaklarımızın başlangıç noktasıdır. Bu nedenle de bu dönem ve gelecek için oldukça önemlidir. Tarım endüstrisi içerisinde; endüstriyel veya konvansiyonel tarım ile gıda üretiminin daha fazla tercih edildiği bilinmektedir. Ürün verimliliği, maliyet ve satış fiyatı gibi faktörler düşünülerek tercih edilen bu yöntemin sürdürülebilirlik yönünden bakıldığında ise bazı sakıncaları bulunmaktadır. Toprak verimliliğinin giderek azalması, çevre ve su kaynaklarının kirlenmesi noktasında problem oluşturabilir.

Bu noktada; akıllı tarım uygulamaları planlanarak, sensörler, uzaktan algılama drone ve uydu teknolojileri, yapay zeka, robot teknolojileri ile görüntü işleme teknolojileri kullanılarak daha potansiyel bir fayda oluşabileceğini düşünmekteyiz. Sensörlerle toprağın ve havanın ısısını ölçebilmek, sulama ve ilaçlama gibi işlerde daha bilinçli ve kararında uygulama imkanı verebilecektir.

Pandemi sonrası bizi farklı problemlerin beklediği yeni bir dönem başlayacak!

Bu problemlerden birisi de, nüfus artışı ile doğal kaynakların sürdürülebilirliği olacaktır. 2030 yılında, dünya nüfusunun 8 milyarın üzerine çıkacağı, 2050 yılında ise dünya nüfusunun 9,3 milyara yükseleceği öngörülmektedir. Bu tahminler ile yaş ortalamasının artışı, sağlık hizmetleri, gıda, su ve enerji gibi kaynaklara ihtiyaç artacağını düşünebiliriz. Bu doğrultuda; artan tıbbi ve sosyal güvenlik giderleri ile ilgili talepleri karşılamak oldukça zor olacaktır. Bu sorunu çözüme ulaştırabilmek için tele-tıp, tele-tanı ve yapay zeka uygulamalarının gelişmesi için gerekli adımları atabilmemiz önemli olacaktır.

Böylece daha hızlı ve etkin tedavi yollarını oluşturmamız mümkün olabilecektir. Uzaktan tıbbi yönlendirme ile yaşlı hastalarımız daha hızlı ve etkin bakıma evde ulaşabilecek, tıbbi ölçümlerin bazıları ise birinci basamak sağlık kuruluşlarında veya evlerde ölçülebilecektir. Bunun yanı sıra endüstriyel hammadde kaynaklarına alternatif çözümlerin biyoekonomi kaynaklarından sağlanabilmesi de sürece destek verecektir. Ülkemiz yeşil ve mavi biyoekonomik kaynaklar ile zengin bir potansiyele sahiptir. Bu kaynakların farkındalığı ile doğal kaynakların sürdürülebilirliğine ait problemler çözülebilir. Bu potansiyel kaynaklar aynı zamanda, yeşil – çevre dostu biyomalzeme yapısı ile, iklim değişikliğine ve toplum sağlığı üzerinde olumlu etkiler sağlayabilecektir.

İnovasyon ve biyoteknolojinin gelişim sürecine “tarımın geleceğini” dahil etmemiz geleceğimiz için oldukça önemli olacaktır. Aslında bu sürece göstereceğimiz özen ve oluşturacağımız strateji bizlere ve ülkemize ekonomik potansiyel ve toplumsal katkı sağlayabilir. Ekolojik dengeyi koruyacak, çevre dostu yenilikçi ürünler için çok uygun bir coğrafyada yaşıyoruz. Hem yeşil hem de mavi biyoekonomi kaynakları içerisinde inovasyon ve biyoteknoloji alanında kullanılabilecek büyük potansiyel var.

Bu kaynakları ve potansiyeli ortaya koyduğumuzda, ülkemizde katma değer, endüstriyel simbiyotik etkiyle sektörler arasında işbirliği ve yenilikçi hammadde desteği oluşturabiliriz. Disiplinler arası bu alanda ortak yaklaşımlar aynı zamanda ileri teknolojik ürün geliştirilmesi ile yüksek bir ekonomik kazanç elde edebileceğimiz bir yaklaşım getirmektedir. Biyoekonominin küreselde yaratabileceği katma değerin yılda yaklaşık 2 trilyon Euro, 25 milyon kişinin ise yeni iş imkanlarından faydalanabileceği bir potansiyel ile önemi bildirilmektedir. Biz de güçlü biyoekonomi stratejimiz ile tarım ve hayvancılık ile ilgilenen çiftçimize kendi alanında yeni pencereler oluşturabiliriz.

Tüm canlılar ekosistem içerisinde birer parçadır. İnsanlar olarak hayatımızı sağlıklı olarak devam ettirebilmemiz, ekosistemin bize sağladığı; toprak, su ve besin gibi kaynakların sürdürülebilirliğine bağlıdır. Biyoteknolojik dönüşüm stratejimizde, yeşil ve mavi biyoekonomik fırsatların değerlendirilmesi ve kaynakların belirlenebilmesi, fikirden ürüne dönüşüm ile inovasyonun ticarileşmesi yönünde önemli olacaktır. Ayrıca, yeni iş olanakları ile üretimde işgücünün payı yüksek nitelikli işgücü ihtiyacını artıracaktır.

Ekonomi ve bilimdeki küresel rekabet gücünü düşünerek ileri teknolojik ürün ihracat payımızı arttırmalıyız. Kamu, üniversite ve sanayi işbirliğinin sürdürülebilir bir ağ içerisinde entegrasyonu ülkemizi, fikirden ileri teknolojik ürün dönüşümünde oldukça güçlendirecektir. Bu sürdürülebilir ağ içerisinde yurtdışı Türk bilim insanlarımızın da bulunabilmesi çok değerlidir. İnovasyon sürecinin, mekanik yeniliklerden biyolojik yeniliklere doğru kayma yaşadığı bir süreçteyiz. Bu nedenle; multidisipliner etkileşim, çok merkezli çalışmalar, işbirliği kavramları daha da ön plandadır. İnovasyon ekosistemimiz içerisinde, küreselden yerele, çok merkezli, sürdürülebilir bir ağ oluşumu önemlidir. Bu ekosistem yeni iş alanları ile nitelikli beyin gücümüz için fayda sağlayabilir.

YAZIYI PAYLAŞ

YORUMUNUZ VAR MI?

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm yorumları gör
Araç çubuğuna atla