Çocuk gelişimi ve psikolojisi: Gelişimini etkileyen faktörler

Yazan Yildirim Bayezit DELDAL

26 Nisan 2018   |    27 Nisan 2018   |   Kategori: Bilimsel Makaleler, Üye Yazıları Print


GELİŞİM SÜREÇLERİ: Psikolojinin bir dalı olan gelişim psikolojisi, ana rahminden başlayarak ölüme kadar olan süreci inceler. Bireyin gelişimi, çok yönlü ve karmaşık bir süreçtir ve kişi gelişim süreçlerinin etkisini ömrü boyunca taşır. Bireyin döllenmeden ölümüne kadar olan süreçte her türlü değişimlerinin bir toplamı olarak nitelen dirilebilecek olan gelişim, biyolojik, bilişsel ve psiko sosyal süreçlere bağlıdır. Bu süreçler birbirlerini etkileyerek, birbirlerinin üzerinde önemli belirleyici işlevlerde bulunurlar. Gelişimin temelini bu süreçler oluşturmakla beraber, yaşam döngüsünü daha iyi kavrayabilmemiz için gelişim, doğum öncesi, bebeklik, ilk çocukluk, ikinci çocukluk, ergenlik, genç yetişkinlik, orta yetişkinlik ve yaşlılık dönemleri olarak tanımlanır.

GELİŞİM VE BÜYÜME

Bu iki kavram birbirinden ayrıdır. “Büyüme” ile “gelişim” sözcükleri birbirleriyle karıştırılır. Büyüme bedenin sadece boy, kilo vehacim olarak artmasıdır. Büyüme, vücudun değişik organlarında değişik hızlarda gerçekleşebilir. Yani bedende görülen fiziksel değişmelerdir.”Gelişim” ileriye dönük olup, düzenli uyumlu, sürekli bir ilerlemedir. Gelişim, organizmanın döllenmeden başlayarak bedensel, zihinsel, dilsel, duygusal ve sosyal yönden en son aşamasına ulaşıncaya kadar sürekli ilerlemedir.

Psikolojik ve Biyolojik Süreçler

Psikolojik süreçler; bilişsel, duyuşsal ve hareketle ilgili süreçlerin tümünü kapsar. Bilişsel süreçler; algılama, akıl yürütme, hatırlama, soyutlama ve hayal etme gibi davranışlardır. Duyuşsal süreçler; acı, sevgi, saygı, korku, coşku ve kıskançlık gibi davranışlardır. Hareketle ilgili süreçler, doğrudan gözlenebilir tepkilerdir. Zihinsel süreçler, bilişsel ve duyuşsal süreçlerin tümüdür. Çağdaş psikolojide, psikolojik süreçlerin, biliş ve duyguların bir bedende oluştuğu bilinmektedir. Bedenle zihnin ilişki içinde olduğu ve birbirini etkilediği de bilinmektedir. Örneğin, heyecanlandığımız zaman kas gücümüz artar ve normal zamanda yapamadığımız hareketleri yapabiliriz, bir dolabı yerinden oynatabiliriz.

O sırada sinir sisteminin sempatik bölümü hareke geçmiştir ve kan, kaslara ve ayrıca daha fazla, beyine yönlendirilmiştir. Psikolojinin konusu felsefi psikolojide ruh, sonra zihin; bilimsel psikolojide bilinç, bilinçaltı, biliş olarak değişmiş, günümüzde ise biliş/beyin bileşik terimi geçerlik kazanmıştır.

Biyolojik Süreçler; biliş/beyin terimi, psikolojik süreçlerin sinir sistemine gönderme yapılarak incelenmesi anlamına gelmektedir. Çağdaş psikolojide, psikolojik olayların temelinde sinir sistemi yapılarının ve onların etkinliklerinin yattığı kabul edilmektedir. İnsan doğadaki en karmaşık canlıdır. Bu karmaşıklık hem onun psikolojik süreçlerinde hem de beyninde gözlenir. İnsan beyninde 180 milyar sinir hücresi vardır. Sinir hücreleri birbirine sinapslarla bağlıdır. Sinapslar 100 Angstrom (10-8 metre) genişliğinde boşluklardır; sinir akımı sinapslardan özel biyokimyasal ileticiler aracılığıyla geçer. Bir sinir hücresi ile diğerleri arasındaki sinaps sayısı 1.000 – 15.000 arasında değişir.

Sinir hücresi ya da nöron, sinir sisteminin temel fonksiyonel birimidir. Sinirsel uyarıları elektriksel ve kimyasal yolla iletir. Sinir hücresinin üzerindeki kısa uzantılara dendrit, uzun uzantılara akson denir. Bedendeki her tür olaydan sorumlu olan, onları oluşturan ve denetleyen sistem, sinir sistemidir.

Aşağıdaki görselde sinir sistemi şematik olarak gösterilmektedir. Bedendeki tüm sistemler sinir sisteminin etkisi altında işlev görür. Örneğin, yemek yediğimizde mide-bağırsak sistemimizde bir dizi kasılma hareketinin (peristalsis) başlaması, enerji harcadığımızda kana insülin salgılanması sinir sisteminin etkisi altında gerçekleşir. Sinir sistemindeki omurilik, onun üzerinde yer alan beyin sapı yapıları ile daha da üstteki arabeyin yapıları, psikoloji biliminde incelenen türden davranışlarla doğrudan ilgili değildir. Sinir sisteminin bu bölümlerinde, örneğin, duyumsamanın ilk işlemleri gerçekleşir, açlık ve tokluk, vücut sıcaklığı düzenlenir. Sinir sisteminin psikolojide incelenen davranışlarla en yakından ilgili olan yapıları beyin yarım kürelerinde ve onların üstünü kaplayan beyin kabuğunda yer alır.

Olgunlaşma ve öğrenme, gelişim için önemli ve gerekli kavramlardır. Bir öğrenme ortamında bireyin önceden sahip  olduğu özellikler hazır bulunuşluk durumunu gösterir. Çevresel uyarıcıların bireyde en güçlü etkiyi yarattıkları dönem olan kritik dönem, öğrenmenin en avantajlı olduğu dönemdir. Kritik dönemde uyarıcılar bireye ulaşmaz ise, etkili öğrenmenin gerçekleşmesi sağlanamaz.Yaşamın ilk aylarında ve erken yaşta uyarıcı zenginliği, beyin yapısının zenginleşmesini sağlar. Zengin çevresel uyarıcılar, sinapslar arası bağlantıları geliştirirler. Sinaps iletilerinin zenginliği, gelişimi değişik açılardan etkiler.

Çocuk Gelişimini Etkileyen Faktörler: Kalıtım ve Çevre;

Anne ve babadan gelen 23’er adet kromozomun birleşmesi ile 46 adet kromozom içeren zigot oluşur. Her kromozomdaki yaklaşık 20.000 adet genin yapı taşları DNA molekülüdür. Genotip, canlının anne-babasından kalıtımla taşıdığı genetik kodun genelini kapsar. Fenotip ise, bireyde şahsen gözlenen özelliklerdir. Fenotip, bireyin genotipindeki özelliklerin gözlenir yansımalarıdır. Bireyin zeka potansiyeli, fizik yapısı, yağ hücrelerinin genel dağılımı genotip tarafından belirlenir. Çevre koşulları ise fenotip üzerinde belirleyicidir. Kalıtım ve çevrenin karşılıklı etkileşimi sonucunda gelişim gerçekleşir.

Çocuk Gelişimini Etkileyen Faktörler

Hormonlar da gelişimin temel yapılarını belirleyicidir. Endokrin hormonlar kan yoluyla vücuda yayılır ve hedef aldığı bölgeyi etkiler. Vücut yapısı, büyüme, üreme, metabolizma ve iç denge bu şekilde sağlanır. Büyümeyi etkileyen hormonlar, iç salgı bezleri ve etki alanları şu şekildedir:

  • Hipofiz: Büyümeyi ayarlar ve diğer iç salgı bezlerinin salgılarını denetler. Su ve tuz metabolizmasını düzenler.
  • Tiroid ve Paratroid: Tiroksin hormonu vücut metabolizmasını düzenler. Yetişkinlikte az salgılanırsa, metabolizma yavaşlar, uyuşukluk yapar. Kalsiyum ve fosfor  metabolizmasını düzenler. Kas-kemik-sinir sisteminin birlikte çalışmasına etki eder.
  • Böbrek Üstü Bezleri: Kortizol: Vücut kan şekerini atrrırı. Karbonhidrat, yağ, protein metabolizmasını dengeler.
  • Adrenal Eşey Hormon: Erkek çocuklarında fazla çalışırsa, erken ergenlik olur. Kızlarda fazla çalışırsa ses kalınlaşması ve tüylenme artışı gözlenir.
  • Adrenalin ve Noradrenalin: Korku, heyecan, sinirlenme durumlarında artış gösterirler. Kan glukozu ve kalp atım sayısı artar.
  • Eşeysel Bezler: Eşeysel Östrojen: Kadında cinsiyete uygun ses, vücut yapısı, üreme organ gelişimini sağlar.
  • Progesteron: Kadını gebeliğe hazırlamada önemlidir.
  • Testesteron: Erkeklerde sakal-bıyık çıkması, ses kalınlaşması, kemik gelişimini etkiler

Çocuk Gelişimini Etkileyen Durumlar

Gelişim, döllenmeden ölüme kadar insan bünyesinde meydana gelen karakteristik değişiklerdir. Gelişim, birbirinden ayrı değerlendirilemeyen 3 süreci kapsar:

  • Biyolojik Süreç: bireyin kalıtımsal olarak ebeveyninden aldığı genler doğrultusunda oluşacak değişiklikler
  • Bilişsel Süreç: bireyin dil, düşünce ve zekâ kapasitesindeki değişiklikleri kapsar
  • Sosyal Süreç: bireyin diğer insanlarla olan ilişkilerini, duygularını ve kişiliğini içeren değişikliklerdir.
  • Bu süreçlerin hepsi birbiriyle ilişkilidir ve bir değişiklik diğerlerini de etkiler. Gelişim, üç boyutlu ve çok karmaşık süreçler bileşkesi olarak değerlendirilmelidir.

Çocuk gelişimini etkileyen durumlar, insan türüne özgü yasa ve özellikleri şunlardır:

  • Gelişim, sürekli bir oluşumdur.
  • Gelişim, yaşam dönemlerine göre farklılık gösterir.
  • Organizmanın değişik özelliklerinin gelişimi değişik zaman dilimlerinde artış gösterir.
  • Yetenek ve beceri gelişimi belirli bir sıra takip eder.
  • Gelişimde 2 farklı yönde yönelim vardır: baştan ayağa ve içten dışa büyüme.
  • Gelişimde iç ve dış faktörler sol oynar. Kalıtım, sağlık durumu ve duygusal durum gibi iç faktörler ve iklim koşulları gibi dış faktörler.
  • İnsan gelişimi çok yönlü ve karmaşıktır. Tüm süreçler birbirini etkiler ve iç içe geçmiş durumdadır.

Çocuk Gelişimini Etkileyen Dönemler

Çocuk gelişimini etkileyen dönemler, döllenmeden ölüme kadar insanın biyolojik, fiziksel ve sosyal yönünde meydana gelen nitelik ve nicelik boyutundaki değişikliklerin bütünüdür. Yaşam boyu devam eden gelişim, dönemler itibariyle şu şekilde özetlenebilir:

  • Doğum Öncesi Dönem: Döllenmeden ikinci haftanın sonuna kadar mitoz gerçekleşir, döllenmiş hücre bölünerek çoğalır.
  • Embriyo: Üçüncü haftanın başından sekizinci haftanın sonuna kadar süreçtir. Omurilik, çene ve beyin oluşur. Burun ve yüz hatları belirginleşir.
  • Fetüs: 3. Ayın başından doğuma kadar olan süreçtir. İlk başta 10 cm ve 45 gr olan fetüs, doğum sırasında yaklaşık 45-50 cm ve 1,6-3,4 kg boyutlarına ulaşır. Kas kitlesi gelişimi ile beden hareketleri başlar.
  • Yeni Doğan: Yaşamın ilk ayını kapsayan dönemdir. Günde 16 saatten fazla uyur. Gece gündüz farkı yoktur, yaygın refleks hali vardır.
  • Bebeklik: 2.aydan 2 yaşa kadar olan dönemdir. Reflekslerden istemli hareketlere davranışlara geçiş vardır.
  • İlk Çocukluk: 2-6 yaş arası zaman dilimidir. Bağımsız motor davranışlar ve iradesi sayesinde belirli beceriler kazanmıştır. Akran ilişkisi kurulur, birlikte oyun oynanır.
  • Son Çocukluk: Kızlarda 6-11, erkeklerde 6-13 yaş dilimini kapsar. Düşünme becerileri gelişir, okuma-yazma ve hesap becerisi gelişir. Değerler ve vicdan anlayışı oluşur. Kurallara uyum çok önemlidir.
  • Ergenlik: Kızlarda 11-20, erkeklerde 13-20 yaş grubunu kapsayan dönemdir. Hızlı büyüme ve beden değişikliği gözlenir. Bağımsızlık arzusu, ikilemli duygular gözlenir. Kim olduğu düşüncesi yoğundur.
  • Genç Yetişkinlik: Ekonomik bağımsızlığın kazanıldığı anda başlar ve 40’lı yaşlara kadar sürer. Eş seçimi, aile kurma, çocuk yetiştirme, kariyer planları, toplumsal sorumluluklar ön plandadır.
  • Orta Yetişkinlik: 40-60 yaş arası dönemdir. Ergenlere rehberlik eder. Kendi ebeveyninin ebeveyni olur. Yaşa bağlı sağlık sorunları başlayabilir.
  • İleri Yetişkinlik: 60’lı yaşlardan ölüme kadar olan zamanı kapsar. Emeklilik, eş kaybı, ekonomik sıkıntılar yaşanabilir. Bilişsel fonksiyonlarda yeni bilginin kazanılması güçleşir. Fiziksel güç azalmaktadır.

GELİŞİMLE İLGİLİ TEMEL İLKELER

Kalıtım

  • Organizmaya döllenme anında aktarılan tüm özelliklerin tamamı kalıtımdır
  • Genlerle aktarılır
  • Kalıtım, genetik demektir
  • Genler, genelden en özel özelliğe kadar bilgi verir.(İnsan mı? Hayvan mı? dan tutunda ten rengi, göz rengine kadar…)
  • Şimdi bu konuyu biraz daha teferruatıyla inceleyebilmek için genleri açalım.

Genler

Genler iki ana kavramdan oluşmaktadır.

  • Genotip
  • Fenotip

Genotip

Organizmaya aktarılan genetik malzemelerin tamamıdır diyebiliriz
Genotipte tüm kuşakların özellikleri mevcuttur.

Fenotip

Genotip ile gelen genetik özelliklerin, çocukta açığa çıkan özellikleridir.(Cinsiyet, renkler)
Genotip ile önceki tüm kuşaklardan gelen kanser, şizofreni, kalp veya otizim gibi hastalıkların çocukta açığa çıkması fenotiptir. Yani, genotipte tüm kuşakların özellikleri mevcutken fenotip bu özelliklerin açığa çıkmasıdır.  Genetik havuzdan dolayı fenotip açığa çıkar. Şimdi kalıtımla ilgili son açıklamalarımızı yaparak diğer faktörlere geçebiliriz.

Kalıtım biyolojik özellikleri belirliyor. Bazı özellikler ve hastalıklar üzerinde çevre etkisi yoktur. Lakin kanser, kalp, şeker, şizofreni veya otizim gibi hastalıklar genetik yetkinlik olarak gelir ve çevre etkisiyle açığa çıkabilir.(Şizofreni ve otizim doğum öncesi hastalıklarıdır.)

Kalıtımın en etkili olduğu dönem doğum öncesidir

  • Döllenme genotip + fenotip ile olur
  • Son olarak kalıtımsal bir durum olan mutasyona değinelim
  • Mutasyon
  • Döllenme sırasında genetik malzeme oluştuktan sonra çevrenin etkisiyle bu malzemede kalıcı hasar meydana gelmesi mutasyondur
  • Mutasyon genellikle olumsuz olsa da bazı durumlarda olumludur.

 Çevre

Gelişimi etkileyen 2. büyük farktır. Organizmanın içinde bulunduğu her türlü fiziksel ortam çevredir. Örneklendirmek gerekirse eğer, ana rahminden başlayıp kültürüne kadar giden etkendir.


ÇOCUK GELİŞİMİ KURAMLARI 

PSİKO-SOSYAL GELİŞİM (SOSYAL-DUYGUSAL GELİŞİM)

Ericksonun psikososyal gelişim kuramı: Psikanalist Erik Erickson (1902-1994), Sigmund Freud un (klasik psikoanalitik teori) kuramını ergenlikten sonra yaşlılığa kadar genişleterek ve geliştirerek, bireyin psiko-sosyal gelişimini tanımlamıştır. Erikson, kişilik gelişmesinde çocukluk yıllarının önemli olduğunu ama aynı zamanda bireysel gelişimin yaşam boyunca devam eden bir süreç olduğuna savunmuştur. Kişilik gelişiminde sosyal, kültürel ve çevresel etkenlerin öneminden bahsetmiştir.

Erikson, insan yaşamını sekiz kritik döneme ayırmıştır. Her dönemde üstesinden gelinmesi gereken bir gelişim krizi (çatışma) ve gelişimsel hedefler vardır. Bireyin, sağlıklı bir kişilik kazanması için, gelişim dönemindeki hedefleri gerçekleştirebilmesi gerekir. Yani, o dönemdeki yaşanılan çatışma başarılı olarak atlanması gerekir. Kişi, başa çıkabildiği oranda, sağlıklı bir kişilik geliştirecektir ve sonraki dönemlerde baş etmek için donanım kazanacaktır. Çatışmaya verilen tepki, bireyin kişiliğinin alacağı şekli belirler.

Eğer döneme ait çatışma çözümlenmezse, sonraki dönemlerde bu kriz devam eder ve çözümleninceye kadar problem yaratır. Buna karşın, sonraki dönemlerde uygun çevresel koşullar sağlanırsa, kişilik gelişimi üzerindeki başarısızlık telafi edilir ve böylece olumsuz etkilerin kalkma olasılığı olur.

Erikson (psikososyal gelişim):

  1. Güvene karşı güvensizlik

Bebekler güvenmeyi ve güvenmemeyi, gereksinimlerin özellikle anneleri olmak üzere dünya tarafından karşılanacağını öğrenirler.

  1. Bağımsızlığa (otonomiye) karşı utanç ve şüphecilik

Çocuklar istemeyi, seçim yapmayı, kendi başlarına bazı şeyleri yapma konusunda kararsız ve kuşkucu olmayı öğrenirler.

  1. Girişkenliğe karşı suçluluk duyma

Çocuklar aktivitelere başlama ve uğraşlarından hoşlanma, yön ve amaç kazanmayı öğrenirler. İnisyatif almalarına izin verilmezse bağımsızlık girişimlerinde suçluluk duyarlar.

  1. Başarıya karşı aşağılık duygusu

Çocuklar çaba ve merak duygusu geliştirirler ve öğrenmeye isteklidirler ya da aşağılık hissederler ve görevlerine ilgilerini yitirirler.

  1. Kimlik kazanmaya karşı rol karmaşası

Adolesanlar kendilerini bir ideolojiye sahip tek ve bütün bireyler olarak görürler ya da yaşamdan ne bekledikleri konusunda kargaşaya düşerler.

Freud (psikoseksüel gelişim):

  1. Oral Evre: Bebekler ağız uyarısıyla doyum alırlar, emer ve ısırırlar.
  2. Anal Evre: Çocuklar dışkılama ya da dışkılarını tutma sırasındaki anal kas egzersizleriyle doyum alırlar.
  3. Fallık Evre (ödipal): Çocuklarda cinsel merak gelişir ve mastürbasyonla haz alırlar. Karşı cinsteki anne-babalarına ilişkin cinsel fantezileri vardır ve fantezileri nedeniyle suçluluk duyarlar.
  4. Latent Evre: Çocukların cinsel dürtüleri örtülür, enerjilerini kültürel beceriler kazanmak için harcarlar.
  5. Genital Evre: Adolesanlar erişkin heteroseksüel isteklere sahiptirler ve onları doyurmaya çalışırlar.

Gelişim psikolojisinde önemli etkisi olan psikanalitik görüşteki kuramcılar S.Freud ve Erikson’dır. Freud, biyolojik güçlere ağırlık verir, bunlardan biri içgüdüdür. Çocuk, davranış için enerji ve yön sağlayan bir takım bilinçsiz, içgüdüsel dürtüler toplamıyla doğar. Bütün gelişim içgüdüsel enerjinin organizasyonu ve yönlendirilişindeki değişmeler olarak görülebilir. Çocuktaki dengeyi korumak için, içgüdüsel enerji, yönünü ve yoğunluğunu sık sık değiştirir. Enerji; yani cinsel enerji libido olarak, bu enerjinin odaklandığı beden bölgesi de uyarılma bölgesi (örojen zone) olarak tanımlanır. Çocukluktaki önemli cinsel bölgeler, ağız, anüs ve genital alandır. Bu bölgelerin birinden diğerine geçiş büyük ölçüde olgunlaşmayla belirlenmektedir. Ancak belli bir bölgede engellenme ya da aşırı doyum yaşayan çocuk daha sonraları o bölgeyle ilgili aşırı faaliyet ya da takılma gösterebilir.

Örneğin ağza almayla ilgili büyük ölçüde engellenme yaşayan bir bebek yetişkin yaşamında ağzında sürekli bir şey tutmayla ilgilidir örneğin kalem yeme sigara içme gibi. Katı engellenmeler, aşırı doyurulmalardan daha güçlü takılmalara yol açar. Libidinal enerji, sürekli değişmek üzere dinamik olarak organize olmuştur; statik değildir. Freud’un kuramı yapısaldır. Bireyi ve yaşamını 3 farklı yapı içinde görür. Bunlar, id, ego ve superegodur. Bebek geliştikçe ego ve superego idden ortaya çıkar.

Farklı yapılar geliştikçe enerjinin organizasyonu, ketlenmiş ve gevşek durumdan yapılandırılmış ve kontrollü duruma kayar. Doğumda bebek, içgüdüsel dürtülerle donanmış durumdadır. Yani idle. Bu dürtüler bilinçsizce ve irrasyonel olarak işler. Bebek, hem açlık gibi fiziksel, hem de duyusal uyarılma gibi psikolojik ihtiyaçlara sahiptir. İçgüdüler sürekli olarak bebeği, ihtiyaçlarını tatmin edecek bir nesne bulmaya zorlar.

Bebeklerin algı ve düşünceleri tam olarak gelişmediğinden ihtiyaçlarının tatminini sağlayacak nesnelerle benzerlerini ayırt edemezler. Örneğin bebek, bir şişe görüntüsüyle gerçek bir süt şişesine aynı heyecanla açlığını gidermek için tepki verebilir. Gerçek tatmin nesnesini dikkate almadan ihtiyacı giderme çabası Freudyen terminolojide haz ilkesi veya birincil düşünce süreci olarak adlandırılır. Bebek bu ayırt etmeyi yavaş yavaş öğrenir. Bu öğrenme egonun gelişiminin başlangıcıdır.

Ego; rasyonel düşünceler, algılar ve gerçekle baş edebilmeye yardımcı planlardan oluşmaktadır. Fonksiyonlarının çoğu bilinçli ve rasyoneldir. Enerjisini gerçek tatmin nesnelerine kanallama girişimlerinde bulunur. Bu; gerçeğe ve ihtiyacı azaltıcı değere doğru yönelme “gerçeklik ilkesi” olarak (ikincil düşünce süreci) adlandırılmaktadır. En son gelişen zihinsel sistem de superegodur. Superego, çocuğun hareketlerine rehber olan ahlak kurallarından oluşur. Kurallar, içselleştirilmiş direktiflerdir. Yapılabilir ve yapılamaz şeyleri yani yasakları çocuk büyürken öğrenir. Üç sistem de tamamen geliştiğinde her biri kendi isteklerinin tatmini için baskı yapar. Id, enerjiyi anında boşaltma arayışı içindedir. Ego, bu aktiviteyi gerçek bir nesne buluncaya kadar tutmaya çalışır. Superego ise çocuğu sürekli iyi davranışlara yöneltir ve kötü davranmaktan alıkoymaya çalışır. Bu yapıların gelişmesi sırasında çocuk 5 ayrı gelişimsel dönemden geçer:

(0 – 1 yaş) Oral Dönem:

Enerjinin yoğunlaştığı bölge; ağız, dudaklar ve dildir. Emme, çiğneme ve ısırma ile enerji boşalır. Oral alan uyarıldığı zaman, enerji serbest hale geçer ve tansiyon azalır. Kendi parmağını emen bir bebek emmeden aldığı zevkle oto erotik bir davranışı gerçekleştiriyordur. Freud’a göre emme yalnızca beslenme değil aynı zamanda zevk verici bir faaliyettir. Yaşamın ilk altı ayında bebeğin yaşamı, nesnesiz bir yaşamdır.

Sadece kendi bedeni vardır. Bebekler soğuğu, ıslaklık ve açlığı hissederler fakat onları gideren annelerinin ayrı bir varlık olarak farkında değildirler. Onlar sadece en kısa sürede zevk verici duygulara dönmek isterler. Bu nesnesiz dünyayı Freud, birincil narsizm olarak tanımlar. Yani bebekler, tümüyle kendi bedenlerine dönük olarak yaşamaktadırlar. En temel narsistik durum uykudur. Altıncı aydan itibaren bebekler diğer insanları da kavramlaştırırlar. Yalnız bırakıldıklarında veya bir yabancıyla karşılaştıklarında ağlarlar. Bir başka gelişme de dişlerin çıkması ve ısırma isteğidir. Bu istek yüzünden anneyi kendinden uzaklaştırır. Yaşam gittikçe daha karmaşık ve sorunlu olmaya başlar.

(1 – 2, 3) Anal Dönem:

Anüs bölgesindeki kasların olgunlaşmasıyla bu döneme geçilir. Çocuğun cinsel ilgilerinin odağı anal bölgedir. Çocuğun zevk arayışı boşaltım aktivitesinde toplanmıştır. Çocuğun dışkıyı tutup bırakma işlevi önem kazanmaktadır; çünkü kasların hareketinin kendi kontrolünde olduğunu görmeye başlar. Bu olay, enerjinin boşalımını ve yine gerilimin azalmasını sağlar. Dışkısıyla ilgilenir ellemekten ve bulaştırmaktan zevk alır. Ebeveynler buna izin vermez ve mümkün olabildiğince tuvalet eğitimini kısa tutmaya çalışırlar.

Tuvalet eğitiminde aşırı temizliğe önem veren ana babalar, Freud’a göre anal-kompulsif bireyler ortaya çıkarırlar. Böyle bireyler pasif inatçıdırlar. Anne ve babalar özellikle tuvalet eğitiminin önemli olduğu bu devreyi kolay unutamazlar ve aslında nasıl davranılırsa davranılsın bu dönem çocuklarda kızgınlık ve öfke yaratmaktadır. Çocuk, tuvalet alışkanlığını kazandığında bu dönemin zirvesine ulaşmış olur.

(3 – 6 ) Fallik Dönem:

Enerji genital bölgede toplanmıştır. Çocuktaki fiziksel değişmeler, bu bölgede enerjinin toplanmasına neden olur. Bu dönemde çocuklar kendi cinsiyetlerinin farkına varırlar ve penis hem kız, hem erkek çocuklar için ilgi nesnesi olur. Çocukların anatomik yapılarındaki bu farklılığı kavrayışları ve cinsel merak psikolojik olaylara da yansır. Oğlan çocuk annesine düşkün hale gelir; fakat annesiyle ilgili fantezilerinin gerçekleşmeyeceğini anlar. Babasını sever fakat aynı zamanda kıskanır. Ondan korkar ve kastrasyon kaygısı yaşar. Anneyle ilgili duygularını bastırarak ve babayla özdeşim kurarak dönemi sonlandırır.

Odipal krizin üstesinden gelmek için bebek bir superego içselleştirir. Ebeveynin yasaklarını kendi yasakları olarak koyar. Superego içselleştirilmeden önce çocuk dış eleştiri ve cezadan korkarken superegodan sonra kendi kendine eleştiri getirir. Kızlarda elektra kompleksi ortaya çıkar. Çocuk annesine karşı sevgiden nefrete, nefretten sevgiye doğru değişen karmaşık duygular besler. Oldukça stres verici bu çatışmalar gizil döneme kadar sürer. Çatışmanın sona erişinden ergenliğe kadar olan dönem gizil dönemdir.

(5,6-11,13 yaş) Gizil Dönem:

Tehlikeli dürtüler ve fanteziler bilinçaltına itilir. Bu dönemde kız ve erkek çocuklar kendi cinsiyetlerine yaklaşırlar, oynadıkları oyunların niteliği farklılaşır. Cinsel ve saldırganlık enerjileri araştırma ve diğer insanlarla ilişki kurmaya yönelir, çocuk enerjisini, spor, oyun ve zihinsel etkinlikler gibi somut ve sosyal olarak kabul gören davranışlara yöneltir. Çocuğun kendi cinsiyetinden olan ebeveynle özdeşimi ve cinsiyet rollerini benimsemesi bu dönemde tamamlanmış olur. Freud’un bazı takipçilerine göre bu dönemde de cinsellik sürer ve 8 yaşındaki bir çocuk hala karşı cinsin özellikleriyle ilgilidir. Fakat bu ilgi tehdit edici ve çocuğu üzen cinsten değildir. Genelde bu dönem çocuğu, soğukkanlı ve kendini kontrol edebilen bir çocuktur.

(13 – 19 yaş) Genital Dönem:

Çocuğun fizyolojik olgunluğa erişmesi ve bazı hormonların etkilerinin artması ile cinsel dürtüler başta olmak üzere, çeşitli dürtülerin gücü artar. Ergen, durağan bir kişisel ve cinsel kimlik oluşturmaya çalışır. Odipal duygular tekrar bilince gelir fakat çocuk artık bunlarla baş edebilecek durumdadır. Freud’a göre bu dönemde çocuğun asıl görevi kendini ebeveynlerinden kurtarmaktır. Bağımsızlığı kazanmak kolay değildir; çünkü yıllar süren bir ilişki içinde kurulan güçlü ebeveyn bağımlılığından duygusal olarak kopmak sancılıdır. Anna Freud’a göre ergenler ebeveynleriyle beraberken kaygılanır ve gergin olurlar ya aileden uzakta kalmaya ya da kendilerini odalarına kapatmaya veya akranlarıyla birlikte olmaya çalışırlar. Bazen ergenler ebeveynlerine saygısızlık ve itaatsizlik ederek onların bağımlılığından kurtulmaya çalışırlar.

Anne ve baba onların yaşamını baskı altına almaya çalıştıkça ergenler enerjilerini onlara saldırmak için harcarlar. A. Freud’a göre ergenler, kendilerini duygu ve dürtülere karşı savunmak için bazı stratejiler geliştirirler. Ya bütün zevk verici şeylerden kaçar, aşırı diyetlere girer ya da otorite, özgürlük, sevgi ve aile üzerine zengin kuramlar oluştururlar. Ergene terapi yerine ebeveyne rehberliğin daha uygun olacağı üzerinde durur. Ergene kendi çözümlerini bulabilmesi için fırsat ve zaman tanınması gerektiğini ileri sürmüştür. Freud’a göre gelişim sırasında değişmeyi sağlayan kavramlar; gerilimin azalması, özdeşim ve savunma mekanizmalarıdır.

Sosyal Öğrenme Kuramı (BANDURA)

Sosyal öğrenme kuramı Bandura’nın yaptığı çalışmalar sonucu ortaya koyduğu bir öğrenme kuramıdır. Bu kuram hem davranışçı hem de bilişsel öğrenme kuramından farklı bir yapıya sahip olmakla birlikte her iki kuramın özelliğini de taşımaktadır. Bandura’ya göre öğrenmelerin temelinde mutlaka her davranışı organizmanın yapması ve elde ettiği sonuçlara bağlı olarak davranışı şekillendirmesi söz konusu değildir. Birçok öğrenmenin temelinde gözlem ve başkalarının yaptığı davranışlar yoluyla öğrenme vardır.

Sosyal öğrenmede aslolan bireyin başkalarını gözlemleyerek öğrenmesidir. Öğrenmenin etkililiği, öğrenenin modelden gözlemlediği davranışı taklit edebilme kabiliyetidir.
Bandura Sosyal Öğrenmeyi gözlem yoluyla öğrenme olarak da isimlendirmektedir. Ancak taklit yoluyla öğrenme ile gözlem yoluyla öğrenmenin birbirinin yerine kullanılamayacağını da vurgulamaktadır. Model almada birey gözlediği kişinin başarıya ulaştığı ve hoşa giden sonuca ulaşılan davranışlarını alırken, taklit söz konusuyken iyi ya da kötü ayrımı yapılmaksızın gözlenilen kişinin tüm davranışlarının aynen alınması söz konusudur.

Model alma söz konusu olduğunda bir sınıf ortamında yanındaki arkadaşıyla konuşup öğretmeni tarafından azarlanan arkadaşını gören öğrenci bu davranışı yapmama eğiliminde olacaktır. Azarlanan öğrenci başka bir derste öğretmenin sorduğu soruları cevaplayarak öğretmeninden övgü almış ise bu davranışlar ise davranışları gözleyen öğrenci tarafından yapılacaktır.Çocuk yetişkinden gördüğü davranışların aynısını tekrar etme eğilimi göstermektedir.

Sosyal Öğrenme Kuramındaki Temel Kavramlar

Sosyal öğrenme kuramında öğrenme ortamında olan kişi yani öğrenen gözlemci, öğrenilecek olan ise model olarak isimlendirilebilir. Gözlemci başkalarının davranışlarını gözleyip bu davranışları tekrar etme ya da yapmama eğiliminde olacağından da etkinliği doğrudan kendisi yapmayıp dolaylı yoldan etkilenecektir. Bu nedenle Sosyal öğrenme kuramında öğrenmeyi sağlayan dolaylı yaşantılar bulunmaktadır.

Bunlar;
* Dolaylı Pekiştirme
* Dolaylı Ceza
* Dolaylı Güdülenme
* Dolaylı Duygusallık
 

  • Dolaylı Pekiştirme: Model yapmış olduğu davranışlar sonucunda ödüllendirilmiş ise, gözlemcinin (öğrenen) o davranışı tekrar etme olasılığı artacaktır. Dolaylı pekiştirmede pekiştireç öğrenene değil davranışı yapana yani modele verilmektedir. 
  • Dolaylı Pekiştirme: Modelin yapmış olduğu davranış sonunda bir ceza ile karşı karşıya kalır ise, davranışı gözleyenin o davranışı yapma eğilimini azaltır ya da ortadan kalkar. Dolaylı pekiştireçte olduğu gibi ceza öğrenene değil davranışı yapana yani modele verilmektedir. 
  • Dolaylı Güdülenme: Gözlenen davranış sonucunda model hoşa giden bir sonuçla karşılaşır ise, gözleyen kişi bu davranışı yapmaya istek duyar. Modelin başarısı gözleyenin o davranışı yapması için onu tetikler ve harekete geçirir. 
  • Dolaylı Duygusallık: Gözleyen davranışı yapıp herhangi bir zarar görmese de modelin davranışları nedeniyle korku ve kaygı hissedebiliriz. Model alınan kişi bizim sevdiğimiz ve bize yakın bir insansa onun korktuklarından korkma, onun sevdiklerini sevme eğiliminde oluruz. 

Modelin Nitelikleri ve Model Alma

Sosyal öğrenme kuramında model alınanın temel nitelikleri model alma davranışına yön veren önemli bir kriterdir.
* Yaş: Model alınan kişinin yaşı gözleyene ne kadar yakınsa model alma davranışı o kadar artacaktır.
* Cinsiyet: Gözlemci kendi cinsinden kişilerin davranışlarını daha çok model alır. Özellikle çocukluğun ilk yıllarında bireylerin cinsiyet kavramını öğrenmeleri için önlerinde kendi cinslerinden bir modelin olması gereklidir.
* Karakter: İçinde bulunduğu grup içerisinde büyük bir güce sahip, karar verme ve uygulama açısından baskın karakterlerin davranışlarının model alınması daha yüksektir. .
* Benzerlik: Gözleyen kendisine benzeyen ortak noktaya sahip olduğunu düşündüğü kişilerin davranışlarını daha çok model alır. Özellikle yakın arkadaş gruplarında bireylerin birbirinden nasıl etkilendiği ve giyim, konuşma, yürüyüş vb. gibi davranışların birbirine ne kadar çok benzediğine dikkat edin.
* Statü: Model almayı etkileyen bir diğer özellikte modelin sahip olduğu statüdür. Eğer model toplumda yüksek bir statüye sahipse, bu modelin davranışlarının model alınması daha yüksek bir ihtimaldir.

Öz Yeterlik ve Model Alma

Bandura’ya göre sosyal öğrenme kuramında model alma ya da taklidi etkileyen en önemli faktörlerden biri gözleyenin kendi yeterlikleri konusunda duyduğu inançtır. Bireyin karşılaştığı sorunlara nasıl çözümler getirebileceğine ilişkin kendi hakkında duyduğu inanç öz yeterlik olarak adlandırılmaktadır. Öz yeterlik algısı yüksek olan bireylerin karşılaştığı problemleri çözebileceğine karşı duyduğu inanç taklit ya da model alma davranışlarını azaltacak, birey yeni yaşantılar geçirmeye, çevreyi kontrol etmeye daha çok istek duyacaklardır. Öz yeterlik algısı düşük olan bireylerde farklı etkinliklerde bulunma ya da yeni şeyler deneme isteği daha az olacağı, karşılaştığı problemleri çözebileceğine duyduğu düşük inanç başkalarının davranışlarını taklit etme ya da model almayı artırır.  

Gözlem Yoluyla Öğrenme Süreci
* Dikkat
* Hatırlama (Zihinde Tutma)
* Davranışa Dönüştürme
* Güdüleme

  • Dikkat: Sosyal öğrenme kuramında ilk adım dikkattir. Gözleyenin, modelin davranışlarını izlemesi ve algılaması gerekmektedir. Modelin davranışlarındaki, basitlik, açıklık, ilgi çekicilik ve işlevsel olması dikkat sürecini etkilerken, gözlemcinin tercihleri, hazır bulunuşluğu, duygusal durumu ve algılama kapasitesi bu süreci etkilemektedir. 
  • Hatırlama (Zihinde Tutma): Dikkat edilen davranışın gözleyen tarafından zihinde tutulması gerekmektedir. Gözleyen modelin davranışlarını sembolleştirerek kodlamakta ve belekte saklamaktadır. Kodlama sürecinde sözel semboller, görsel semboller ağırlıklı olarak kullanılmaktadır. Hatırlama sürecinde gözleyenin modelin davranışlarını zihinsel olarak tekrar etmesi gerekmektedir.
  • Davranışa Dönüştürme: Üçüncü aşama, gözleyenin bellekte kodladığı davranışları yerine getirmesidir. Zihinde saklanan ve tekrar edilen davranışlar gözleyen tarafından psiko-motor (bedensel) olarak yerine getirilir. Davranışa dönüştürme aşamasındaki en önemli özellik gözleyenin fiziksel kapasitesidir. Gözleyen davranışı yerine getirdiğinde, yerine getirdiği davranış ile gözlediği davranış arasında bir fark görür ise düzeltme işlemine girişecektir.
  • Güdülenme: Sosyal öğrenme kuramında model alınan yaptığı davranışlar sonucunda çevreden olumlu dönütler alır ise bu davranışların yapılma sıklığı artacaktır. Sosyal öğrenme kuramı davranışçı yaklaşımlardaki güdülenme anlayışına karşı çıkarak bireyin yaptığı bir davranış sonucunda karşılaştığı duruma göre etkinliği yapma ya da yapmama eğiliminde olmadığını ifade etmektedir. Kurama göre gözleyeni güdeleyen modelin yaptığı davranış sonucunda elde ettiği kazanımlardır.

Skinerın Edimsel Koşullama Kuramı

Skinner (1904-1990), belli bir uyarıcıya verilen tepkisel davranış ve bir uyarıcı tarafından oluşturulmayan fakat organizmanın kendisinin ortaya çıkardığı edimsel davranış şeklinde iki davranış türünden bahsetmektedir. (Herganhahn & Olson, 1997, s.79). Edim organizmanın yaptığı bir iştir,örneğin parmağını kaldırma, ‘at’ kelimesini söyleme (Bigge & Shermis, 1999,s. 97). Skinner’ın teorisi öğrenmenin gözlenebilir bir davranış değişikliği
fikrine dayanmaktadır. Davranışta meydana gelen değişiklikler bireylerin çevrelerinde meydana gelen olaylara gösterdikleri tepkinin bir sonucudur.

Tepki bir kelimeyi tanımlama, bir topa vurma yada bir matematik problemini çözme gibi bir sonuç meydana getirir. Bir uyarıcı-tekpi desteklendiğinde (ödüllendirildiğinde) birey duruma tepki gösterir. Edimsel koşullanmanın kendine özgü karakteristiği davranışçılığın bir ön formu ile ilişkilidir ki bu durumda organizma sonuçları sadece dışardan gelen bir uyarının sonucu olarak ortaya çıkarmak yerine yayabilir (Semerci, 2001).

Pekiştireç: Pekiştireç (ödüllendirme) Skinner’ın uyarıcı-tepki teorisinin anahtar öğesidir. Pekiştireç arzu edilen sonucu kuvvetlendiren herhangi bir  şeydir. Bu sözel bir övme, iyi bir derece, ya da artırılmış bir başarı duygusu yada bir tatmin duygusu olabilir. Dikkatin çokluğu pekiştirecin türüne göre, değişebilir ve davranışın oluşturulmasını ve sürdürülmesini etkiler (Semerci, 2001).

Skinner, pekiştireci olumlu ve olumsuz olmak üzere ikiye ayırmaktadır: Olumlu Pekiştireç: Skinner, olumlu pekiştirecin birinci ve ikinci pekiştireçler ile ortaya çıktığını belirtmektedir. Birinci pekiştireç (koşullanmasız), temel ihtiyaçları tatmin eden olay veya nesneler (yiyecek gibi) dir. İkinci pekiştireç (koşullanmalı) ise kazanılması istenilen olay veya nesneler (para gibi), pekiştirecin kalitesi olarak bilinir (Curzon, 1990, s. 60). Olumlu bir pekiştireç (birinci veya ikinci) açık bir tepki ile ortama konulduğunda bu tepkinin
yinelenme olasılığını arttırılır (Herganhahn & Olson, 1997, s.92; Varış, 1998, s.102).

Olumsuz Pekiştireç: Olumsuz pekiştireçler, sınıfta istenmeyen davranışların söndürülmesinde kullanılabilir. Bu pekiştireçlerin kullanılma sıklığı yüksek derecede endişe yaratabilir ve bu da öğrenci performansının düşmesine neden olur (Curzon, 1990, s. 60).

Olumsuz pekiştirme çoğu kez ceza ile karıştırılmaktadır ancak olumsuz pekiştirme bir ceza değil, tam tersine rahatsız edici bir durumun ortadan kalkması ile oluşmuş bir ödüllendirme durumudur (Varış, 1998, s.103).

Pekiştireç Verme Sıklıkları: Yeni ve öğrenilmesi güç davranışların kazandırılmasında daha sık, davranış öğrenildikten sonra daha da azaltılarak verilebilir (Selçuk, 1996, s.108). Pekiştireç verilme aralıklarına göre şu şekilde ayrılabilir:

  • Sürekli: Yapılan her doğru davranışın ardından verilir.
  • Sabit aralıklı: Belli bir zaman aralığından sonra (mesela 3 dakika) verilir.
  • Sabit oranlı: Her belli bir sayıdaki (örneğin 5) tepkiden sonra verilir.
  • Değişken aralıklı: Farklı zaman aralıklarında verilir.
  • Değişken oranlı: Pekiştireçler arasındaki tepki sayısının farklı olmasıdır.

CezaSkinner, cezanın pekiştireçten farklı olduğunu, tepkiyi zayıflattığını, sonuçlarının tahmin edilemez veya güvenilir olmadığını, istenilmeyen alışkanlıkların gideremediğini belirtmektedir (Bigge & Shermis, 1999, s.109). Skinner teorisinin kendine özgü yönlerinden bir tanesi de geniş alanda yaratıcı olguların davranışsal açıklamalarını sağlama girişiminde bulunmasıdır. Örneğin, Skinner motivasyonu planlanmış şeylerden mahrum bırakılma yada planlanmış şeylerin pekiştirilmesi çerçevesinde ele almıştır
(Semerci, 2001).

Skinner (1957) sözel öğrenme ve dili şartlı öğrenme paradigması içerisinde açıklamaya çalışmıştır, buna rağmen bu çabası dilbilimciler ve dilbilim psikologları tarafından şiddetle reddedilmiştir. Skinner (1971) özgür irade/kişinin kendi iradesi ve sosyal kontrol konuları ile de ilgilenmiştir (Semerci, 2001). Edimsel koşullanma öğretimde (mesela sınıf yönetimi) ve öğretim planlamasında (mesela programlı öğretim) olduğu gibi klinikle ilgili ortamlarda da çok geniş bir şekilde uygulanmıştır (mesela, davranış değişikliği) (Semerci, 2001).

Edimsel koşullanma kuramı’na örnek verecek olursak;

  • Bir örnek olarak, programlı öğretimin geliştirilmesinde pekiştireç teorisinin uygulanmasını göz önünde bulundurduğumuz zaman;
  • Uygulama, soru-cevap çerçeveleri şeklinde öğrenciye konu ile ilgili aşamalı basamaklar şeklinde gösterilerek yapılandırılabilir.
  • Öğreniciden her çerçeve ile ilgili olarak tepki vermesi ve anında geri dönüt alması öngörülebilir.
  • Soruların zorluk derecesinin ayarlanmasına çalışılır böylece uyarıcının daima doğru ve bu nedenle de olumlu bir pekiştireç verilmesi ayarlanır.
  • Derste gösterilen iyi performansın sözlü olarak övme, ödüller ve iyi bir not verme gibi ikinci bir pekiştirenle eşleştirilmesi sağlanabilir
  • Skinner öğretimin rastlantısal olmaması gerektiğini belirtmiştir. Ona göre eğitimin temel işlevi, davranışın oluşumunu desteklemek için pekiştirme koşullarını düzenlemektir. Öğretmenin görevi de davranışları biçimlendirmektir. Skinner programlı öğretimin okullarda uygulanmasıgerektiğinde de ısrarla durmaktadır.

FENOMENOLOJİK YAKLAŞIM

Rogers’ın Fenomenolojik Benlik Kuramı, Hümanistik kuramlardan biri olup insana ve onun yeteneklerine değer veren bir kuramdır. Rogers’ın kuramında “benlik” kavramı çok önemli bir yer tutar.

Benlik kavramı, kişinin kendi hakkında sahip olduğu imajdır. Kişinin ne olduğu konusundaki görüşlerinin yanı sıra, ne olmak istediği konusundaki görüşlerini de içermektedir. Yani:

  • Benlik Şeması (kişinin kendini algılayış biçimi)
  • Ben kimim?
  • Benim için değerli olanlar nelerdir?
  • Ben neleri yapabilirim?
  • Ne istiyorum?

Benlik Şeması, kişinin beceri, istek ve kişisel durumunu bilişsel ve duygusal olarak değerlendirmesini içeren kalıcı hedef, arzu, güdü ve korkularının temsilidir. Sağlıklı bir benlik tasarımı bireylerin şu koşullar içinde yetişmesine bağlıdır: koşulsuz olumlu kabul, saydamlık, empati. Kişinin benliği çevresi ile olan etkileşimi sonucunda şekillenir. Benlik kavramının gelişimi kişinin çevresiyle olan yaşantılarını algılayışına bağlıdır.

Kişinin ne olmak istediği konusundaki görüşleri onun “ideal benlik”ini oluşturur. İdeal benlik kişinin olmak istediği ve sahip olduğunda kendini çok değerli hissedeceği benliktir. Bireyin sahip olduğunu düşündüğü benlik ile ideal benliği arasındaki farkı değerlendirmesi benlik saygısı olarak adlandırılmaktadır. Eğer bireyin sahip olduğunu düşündüğü benlik ile ideal benliği arasındaki fark derin ise ve birey bu farklılıktan ötürü ideal benliğine ulaşamayacağını düşünüyorsa benlik saygısı düşük olacaktır. Sahip olduğu özellikler ile ideal benliği arasında büyük farklılıklar yoksa benlik saygısı yüksek olacaktır.

Rogers’a Göre Ruh Sağlığının İşaretleri

  • Kendi özerk iradesine uygun davranabilme
  • Değişik yaşantılara açık olma
  • Kendinin güçlü, zayıf yönlerinin farkında olma
  • Kendini ve başkalarını olduğu gibi kabul etme
  • Değişime açık olma

Varoluşçu Kuram(Existansiyalizm)

  • Bu kuram insanı, gelişme çabası içerisinde olan özgür bir varlık olarak ele almaktadır. Varoluşçu kuram’a göre, insanın yaşamdaki amacı varlığını, varoluşunu yaşamaktır.
  • İnsan özgür bir varlıktır ve yaşamı anlamlı kılan insanın kendisidir.
  • Ancak insanın varoluşunu tehdit eden bir ölüm gerçeği vardır.Bu gerçek, insanda kaygı ve mutsuzluk meydana getirir.Bu nedenle insan, yaşamın bir anlamının olmadığını düşünebilir ve bu düşünce de insanın ruh sağlığını olumsuz etkiler.
  • Bu noktada psikolojik danışmanın amacı, bireyin kendisi için sorumluluk alabilmesini, bağımsızlığını kazanabilmesini, yaşamı anlamlı kılabilmesini ve varoluşunu yeniden yaşayarak tüm potansiyelini ortaya koyabilmesini sağlamaya çalışmak olmalıdır.

Bu kuramda içinde bulunulan an, şimdinin farkına varılması önemli bir noktadır. Bu yaklaşıma göre psikolojik danışman, danışanın şimdinin farkına varmasını, şimdiyi yaşamasını, yaşamını anlamlı kılacak eylemlerde bulunmasını ve danışanın kendi olmasını sağlamaya çalışmalı, bu doğrultuda danışanı teşvik etmelidir.

Hümanistik(İnsancıl) Kuram – Danışandan Hız Alan

Bu kurama göre insan özünde iyi bir varlıktır ve her insan kendini gerçekleştirme eğilimi ile dünyaya gelir.Bu kuramın önemli temsilcilerinden Rogers’a göre insan, gelişme gücünü kendinden alan, her an gelişmekte olan, iyiye yönelik bir varlıktır.İnsan kötü olmuşsa, bu durum çevresel faktörler, engellenmeler ve çatışmalar sonucunda olmuştur.

Bu kuramda danışman ile danışan arasında eşit düzeyde bir ilişki kurulması önemlidir. Rogers’a göre terapi sürecinde danışan yüreklendirilir, istekli hale getirilir ve kendisini anlamasına fırsat verilirse, danışan savunucu olmaktan sıyrılıp, sorunlarını daha rahat çözebilmektedir. Bu noktada danışanın kişiliğine saygı duymak, danışanı koşulsuz kabul etmek, danışanın kendi hayatını düzene koyabilmesi için ona imkanlar sunmak, danışanın özerkliğini geliştirecektir.

Hümanistik kuram, sorunları anlamak ve çözümlemek için “şimdi ve burada” kavramına vurgu yapmıştır. Bu kurama göre sorunları anlamak için bireyin çocukluk yaşantılarına inmeye gerek yoktur.Bugünkü durum, hem geçmişin sonu hem de geleceğin başıdır.Şimdiye eğilmek, şimdide hissedilenlere yoğunlaşmak daha önemlidir

Psikanalitik Kuram

Bu kurama göre insan doğası doğuştan kötüdür.Çünkü cinsellik ve saldırganlık gibi iki tane yıkıma yönelik dürtünün hegemonyası altındadır.Psikanalitik kurama göre insan davranışları esas olarak bilinçaltı süreçlerle bağlantılıdır. Bireyin toplumca onaylanmayan, yasaklanan, engellenen duygu, istek, arzı ve düşünceleri bilinçaltına itilmekte ve bilinçaltına itilen bu durumlar davranışları etkilemektedir.

Bu doğrultuda danışman, bilinçaltına itilmiş her şeyin açığa çıkmasını ve bunların yorumlanmasını sağlayarak bireyin bilinçli hale gelmesine yardımcı olur. Bireyin bilinçaltında bulunan her şeyi açığa çıkarmak, ancak bir takım analitik yöntemlerle ve uzmanların yönlendirmesinde gerçekleşecek bir durumdur. Bu noktada Psikanalitik kuram psikolojik ölçme araçlarından ve projektif testlerden yararlanmaktadır.Bu testlerle birlikte özellikle rüya analizi, serbest çağrışım, transferans(aktarım), yorumlama bu süreçte kullanılan tekniklerdir.

Davranışçı Kuram

Bu kurama göre insan doğuştan ne iyidir ne de kötüdür.İnsan doğası doğuştan nötr’dür. Boş bir levha(Tabula Rasa) gibidir. Bütün davranışlar öğrenilmiştir. Kişiliği belirleyen davranışların hepsi sonradan kazanılmıştır. Davranışçı kurama göre, insan sorunlarının çoğu öğrenilmiş sorunlardır. Bu doğrultuda davranışçı kuram, istenmeyen davranışları, sorunları ortadan kaldırmak ve bunların yerine istenen davranışları yerleştirmek ister.Bunun için danışman, çevresel koşulları değiştirip, kontrol altında tutarak sağlıksız davranışları sağlıklı olanla değiştirir.

Davranışçı kuram, istenmeyen davranışları, sorunları ortadan kaldırmak için de klasik ve edimsel (operant) koşullanmanın ilkeleri başta olmak üzere birçok teknikten(sistematik duyarsızlaştırma, eşik yöntemi, bıktırma yöntemi, zıt uyarıcılar yöntemi, pekiştirme tarifeleri) yararlanmaktadır.

Akılcı – Duygusal Kuram(ABC Yöntemi)(ALBERT ELLİS)

İnsan hem rasyonel(akılcı) hem de irrasyonel(akıl dışı) düşünme potansiyeline sahip bir varlıktır.Bir başka deyişe, insanda hem mantıklı ya da doğru düşünme hem de mantıksız ya da çarpık düşünme potansiyeli vardır. Ancak insanın verimi, başarısı, mutluluğu rasyonel düşünce ve davranışlarına bağlıdır.  Bireyin duygu, düşünce durumu, olayları anlamlandırma biçimi bireyin gideceği yönü, hareket tarzını belirlemektedir.

Akılcı – Duygusal kuramda amaç, bireyin sahip olduğu mantıklı ve akılcı olmayan yaklaşımlarını, içsel konuşmalarını, akılcı ve mantıklı olan yaklaşımlarla, içsel konuşmalarla değiştirmesini sağlamaktır. Bu kurama göre, bireyin mantıklı ve akılcı olmayan yaklaşımlarını, içsel konuşmalarını değiştirmek için de danışman bilişsel düşünce ile yoğum bir şekilde mücadele etmelidir.

A(Bir olay, mesela sınav) ————-> B(Olayları algılama ve anlamlandırma biçimi) ————-> C(Bir sonuç, sınav kaygısı

Gestalt Terapisi

Bu kurama göre, bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından daha farklı ve daha anlamlıdır. İnsan da bir bütün olarak çalışır.İnsan, organizmasını oluşturan parçaların bir toplamı değil, bu parçaların bir bütünlük içinde koordinasyonu ile bir sistemdir. Ruh sağlığının temelinde bütünlük ve denge yatar.Bu bütünlük, denge bozulduğu anda ise, ruhsal sorunlar açığa çıkar. Gestalt Terapisi’ne göre, organizmadaki denge hali psikolojik sağlığın temelidir. Ruh sağlığının temelinde, birçok farklı kişilik özelliğine rağmen, insanın bütün olarak dengede bulunuyor olması yatar.

Bu terapide danışmanın amacı, bireyin duygu, düşünce ve davranışlarında bütünlüğe ulaşmasını sağlayarak dengesizliği gidermektir. Dengesizliği gidermek, dengeye erişmek için de, yarım kalan işlerin, bitirilmemiş işlerin bitirilmesi önemlidir. Ayrıca bireyin geçmiş ve gelecekten ziyade şimdiye odaklanması, şimdide hissedilenlere yoğunlaşması bu terapide önemli bir noktadır.

Gerçeklik Terapisi (Glasser)

Bu kurama göre, insanın asıl amacı başarılı bir kimlik kazanmaktır. Bu kuramın en önemli temsilcisi Glasser’e göre psikolojik sağlığa ilişkin en önemli faktör, başarılı kimlik duygusuna sahip olmaktır.Başarılı kimliğin en temel özelliği ise bireyin kendisine olumlu değer biçmesidir. Başarılı bir kimlik edinmek için bireyin sorumlu davranması, davranışlarının sorumluluğunu alması, gerçeği kabul etmesi şarttır.

Eğer birey, gerçeklerle yüzleşmekten kaçar, sorumluluk üstlenmez, davranışlarının sorumluluğunu almaz ise sonuçta başarısız bir kimlik edinir ve bu kimliğin sonucu olarak yalnızlık ve acı duyguları çekebilir. Gerçeklik terapisinde amaç, bireyin sorumluluk alma, gerçeklerle yüzleşme gibi becerileri edinmesine yardımcı olmak ve bireyin başarılı bir kimlik edinmesini sağlamaya çalışmaktır.

Fenomenolojik Kuram

Bu kurama göre bireyin davranışlarını etkileyen, biçimlendiren en önemli etken, bireyin kendisini ve çevresini o esnada anlamlandırma biçimi, bir başka deyişle fenomenidir. Fenomen, kişinin öznel yaşantıları, kişinin kendisini ve dış dünyayı kendine özgü şekilde algılaması, anlamlandırma biçimidir. Bu kurama göre, bireyin yalnızca dış görünüşüne ve davranışlarına bakarak anlamak, tanımak olanaksızdır. Bireyi anlamak için onun iç dünyasına inmek, onun algı alanı içerisinde nelerin olup bittiğini görmek, onun olayları anlamlandırma biçimini anlamak gerekmektedir.

Transaksiyonel Analiz

Bu kuramın en öneli temsilcisi Berne, insan doğasıyla ilgili olumlu bir inanışa sahipken, insan yaşamıyla ilgili kötümser bir görüş belirtir. Ona göre bireyler hayata olumlu bir yaşam rolüyle merhaba derler, ama çocukluk dönemindeki olumsuz yaşantılar, telkinler, etkileşimler çocuğun kendisini farklı algılamasına yol açmakta ve bireyin olumlu yaşam konumunu kaybetmesine yol açmaktadır. Sonrasında ise, patolojik gelişim ortaya çıkmaktadır. Berne, Freud’dan çok etkilenmesine rağmen, geliştirdiği kuram psikanalitik kuramdan farklıdır.Yaklaşım, kişilik kuramında “çocuk”, “anne – baba” ve “yetişkin” benlik durumlarını kullanır.Transaksiyonel Analiz kuramında yer alan benlik durumları Freud’un, “id, ego ve süper ego” kavramlarıyla benzerlik göstermektedir.

Transaksiyonel Analiz Kuramı’na göre, ruhsal anlamda sağlıklı olan bireyler, her üç benliği duruma göre kullanırlar.Kimi yerde çocuk benlik durumunu kullanırken, kimi durumda ise yetişkin benlik durumunu kullanabilir. Özellikle yetişkin benlik durumu, çocuk ve ana – baba benlik durumları arasında arabulucu görevindedir.

Elektik Kuram(Sentezci Kuram)

Elektik yaklaşıma göre, her psikolojik danışma kuramı, psikolojik danışma sürecini tek başına, herkesi tatmin edecek ve her türlü soruna cevap verecek şekilde yürütemez. Her yaklaşımın tek tek incelendiğinde yeterli ve yetersiz yönleri vardır. Bu doğrultuda bir kurama bağlanmak yerine, psikolojik danışma kuramlarını bir arada ve bireyin durumuna, problemin niteliğine göre ayrı ayrı kullanmak daha uygun olacaktır.

DOĞUM ÖNCESİ GELİŞİM, DOĞUM VE YENİ DOĞAN BEBEKLERİN ÖZELLİKLERİ

İnsan hayatı annenin yumurtasının babadan gelen sperm hücresi ile birleşmesi sonucunda başlar. Bu olaya döllenme (fertilizasyon) denir. Doğum öncesi gelişim ise döllenmeden bebeğin doğumuna kadar geçen süredeki gelişimi ifade eder. Spermin yumurtayı döllediği an yaklaşık olarak 280 gün sürecek olan bu dönemde bebeğin gelişim aşamalarını, annenin sağlığına etkilerini bilmek hem anne sağlığı hem de bebek sağlığı açısından çok önemlidir. Çocuğun büyüme ve gelişmesinin temeli doğum öncesi dönemde atılır. Bu dönemdeki ayrıntılı takip, gözlemler ve gerekli durumlarda yapılacak tahlil ve incelemelerle anne ve bebek için risk oluşturulabilecek nedenlerin zamanında fark edilmesi ve gereken önlemlerin alınması mümkün olabilecektir.

Doğum Öncesi Gelişim Dönemleri

Zigot Dönemi ( Hücre-Dölüt)
Embriyo Dönemi
Fetüs Dönemi

Zigot Dönemi ( Hücre-Dölüt)

Döllenmeden başlayıp ikinci haftanın sonuna kadar olan döneme zigot dönemi denir. Sperm tarafından döllenen yumurta hücresi hızla bölünerek çoğalmaya başlar. Bu olay, hücrelerin değişerek vücut dokularını ve organlarını oluşturmasındaki ilk aşamadır. Döllenmiş ve bölünmeye başlamış yumurta, fallop tüpünün de yardımıyla rahime kadar gelir ve rahim duvarına tutunur.

Büyüklüğü ancak bir toplu iğne başı kadar olan zigot, hayatının hiçbir döneminde ulaşamayacağı bir hızla büyüme ve gelişme gösterir. Zigot üç tabakadan oluşur ve doğacak bebeğin çeşitli organları işte bu tabakalardan gelişir. Dış tabaka (Endoderm); sinir sistemi, deri, tırnaklar, diş mineleri ve saçları oluşturacak tabakadır. Orta tabaka (Mezoderm); Kaslar, kemikler, dolaşım sistemi ve böbreklerin oluştuğu tabakadır.
İç tabaka (Ektoderm); Sindirim ve solunum sistemleriyle salgı bezlerini oluşturur.

Embriyo Dönemi

Döllenmeden sonraki 3. haftanın başından, 8. haftanın sonuna kadar olan dönemi kapsar. Büyüklüğü bir yer fıstığı kadardır ve canlı yavaş yavaş şeklini almaya başlamıştır.ın başından, 8. haftanın sonuna kadar olan dönemi kapsar. Büyüklüğü bir yer fıstığı kadardır ve canlı yavaş yavaş şeklini almaya başlamıştır. Embriyo henüz çok küçüktür ve etrafındaki amnios kesesi içindeki sıvıı verilen ve onu dış etkilerden koruyan sıvı dolu bir torbacıkta yaşar. Embriyo henüz çok küçüktür ve etrafındaki amnios kesesi içindeki sıvı oldukça fazladır. Embriyo bu dönemde bacaklarını sallayarak amnios kesesi içinde yüzer.

Bu nedenle anne embriyonun hareketlerini henüz duymaz.  Başta kalp, beyin, sinir sistemi olmak üzere insan vücudunu oluşturacak organlarşta kalp, beyin, sinir sistemi olmak üzere insan vücudunu oluşturacak organlar şekillenmeye bu dönemde başlar. Bu sebeple embriyo döneminde anne sağlığının bozulması embriyoyu olumsuz yönde etkiler. 8. haftada bebeğin kalbinin atmaya başladığı düşünülmektedir ve bu canlanma zamanı olarak kabul edilir. Yasalara göre bu sınır, kürtajı aile planlaması için seçenlere çocuğu kürtaj ettirebilmesi için yasal sınır olarak belirlenmiştir.

Fetüs Dönemi

Gebeliğin 9. haftasından başlayarak doğuma kadar geçen süreye fetüs dönemi, bu dönemde anne karnındaki bebeğe de fetüs denir. Geçici organlar adı verilen plasenta ve göbek kordonu 3. ayda gelişimini tamamlar. Cinsiyetin belirlenmesi döllenme esnasında gerçekleşmiş olsa da, dış üreme organlarının ayırt edilmesi ile dişi veya erkek cinsiyet 4.ayda görülebilmektedir. 4. aydan sonra anne fetüsün hareketlerini hisseder. İşitme duyusu 4–5. aylarda gelişmeye başlar. 5. aydan itibaren başparmağını emmeye başlar.
6 aylık olduğunda tat alma hücreleri olgunlaşır ve tatları ayırt edebilecek duruma gelir. 6. ayda gözler biçimini almıştır ve her yöne bakabilecek özelliği kazanmıştır. 7. ayda fetüs anne rahminin dışında yaşayabilecek yeteneğe sahiptir.

Ancak bu durum erken doğumdur ve bebek için risk söz konusudur. 37- 40. haftalarda  artık bütün ana sistemleri gelişmiş durumdadır. Tamamen olgunlaşmış bebeğin hareket edebilecek yeri azalmıştır. Son haftalarda fetüsün hareketlerinin az hissedilmesinin bir sebebi de budur. 40. haftada canlı doğum gerçekleşir. 

Yeni doğan Bebek

Bebekler için doğum  aslında sadece bir ortam değişikliğidir. Bebekler, oldukça gürültülü ve nispeten karanlık bir ortamdan daha aydınlık, çok farklı seslerle dolu ve akciğerleriyle  soluk aldıkları yeni bir ortama geçerler. Bu ortamda  ne kendilerinin ayrı bir varlık olduklarının ne de kazara gözlerinin önünden geçen ellerinin kendilerine ait olduğunun farkındadırlar. Ancak önceki 9 aylık dönemde o kadar iyi donanmışlardır ki  yaşamla baş edebilirler. Eğer siz de bebek bakımı konusunda yeteri kadar donanımlıysanız bebeğiniz daha sağlıklı  ve daha hızlı bir gelişme kaydedecektir.

Bebeğiniz doğduğunda sizin fotoğraflarda gördüğünüz ve hayallerinizi süsleyen bebeklere benzemeyecektir. Bu size hayal kırıklığı yaşatmasın; çünkü yenidoğanın görünüşü genellikle bebeklerinkinden farklıdır. Yenidoğanın omuzları dar, karnı geniş, başı gövdeye oranla büyük ve uzun ya da doğum sırasındaki baskı nedeniyle şekli bozuk olabilir. Fakat birkaç gün içinde kafa normal yuvarlak halini alırken bir kaç hafta içinde de bebek görünümü ortaya çıkar.

Yeni doğan Duyuları

Bebeklerin hemen hemen tüm duyuları doğumdan önceki dönemde gayet iyi gelişmiş durumdadır. Bebekler anne karnındayken sesleri işitebildikleri için bazı seslerle sakinleşip bazı seslerle daha canlı ve hareketli bir duruma geçebilirler. Örneğin çamaşır makinesi ve elektrik süpürgesi gibi makinelerinin sesleri anne karnındaki seslere benzer ve kalp atış sesi gibi ritmik  olduğu için çoğu bebeği sakinleştirebilir. Yeni doğanlar ani ve yüksek seste irkilirler. Bebeklerin dokunma duyuları da iyi gelişmiştir.

Doğdukları andan itibaren sünnet gibi deriye acı veren işlemlere duyarlı oldukları ve ısı değişmelerine tepki verdikleri bulunmuştur. Yenidoğan oldukça iyi gelişmiş tat duyusu sayesinde tatlı, tuzlu ve ekşiyi ayırtedebilir. Bebeklerin önce tatlıyı tercih ettikleri, tuzlu tercihlerinin ise daha sonra geliştiği bulunmuştur. Yeni doğanın, yetişkinlerin hoş ve nahoş olarak ayırt ettikleri kokuları ayırt edebildiği,  meme emen 1 haftalık bebeklerin biberonla beslenen bebeklere göre anne kokusuna daha duyarlı oldukları ve kız bebeklerin kokuları, erkek bebeklerden daha iyi  tanıdıkları bulunmuştur.

Bebeklerin en zayıf duyusu görme duyusudur. Yetişkinler kadar net görme ancak 4-5 yaşlarında gerçekleşir. Görme keskinliğinin iyi olmamasına rağmen  yeni doğan gözüyle yavaş hareket eden bir nesneyi izleyebilir ve 2 aylıkken de bir nesneyi gözüyle tarayarak inceleyebilir. Yaklaşık 3 aylıkken renkleri ayırt edebilir ve birbirine zıt renkler içeren karmaşık ve hareketli şekiller ile insan yüzüne bakmayı tercih eder.

Yeni doğan Refleksleri

Bebeğin en temel donanımları reflekslerdir. Bu reflekslerin varlığı başlangıçta yaşamı sürdürme açısından çok önemlidir ve sinir sisteminin iyi gelişmiş olduğunun bir işaretidir. Ancak bir yıl içinde bebek büyüdükçe daha üst beyin yapıları gelişir  ve bu refleksler yavaş yavaş ortadan kalkarak, yerlerini istemli hareketlere bırakırlar. Bebeğin  yaşamsal reflekslerinden biri  emme ve bununla bağlantılı olan arama refleksidir. Bebeğin yanağına memenin ucu değdiğinde bebek başını o yöne doğru döndürerek ağzıyla memeyi arar.

Meme, parmak veya herhangi bir şey ağzına verildiğinde emmeye başlar. Bebek bazen beslenmek için bazen de kendini rahatlatıp yatıştırmak için emer. Bir başka refleks de, bebeğin karnı yere değecek şekilde yatırıldığında emeklemeye benzer hareketler yapmasıdır. Ayak tabanları yere değecek şekilde dik tutulduğunda da adım atma hareketi yapar. Ancak tüm bu reflekslerin gerçek emekleme ve yürüme davranışıyla bir ilişkisi yoktur ve bir süre sonra kaybolur. Diğer önemli bir refleks de yakalama refleksidir.

Bebek avucunun içine konan herhangi bir şeyi parmaklarıyla sıkıca kavrayarak tutar. Reflekslerden biri de bebeği elleyip bellerken davranışınızın sert olup olmadığı konusunda size bilgi sağlamaktadır. Eğer bebeğin çok ağır olan başını elinizle desteklemeden yatağa bırakıyor ya da onu çok sert bir şekilde  kaldırıyorsanız bebek, ellerini ve ayaklarını iki yana doğru açıp tekrar karnına doğru çeker. Bu refleks ani gürültülerde de ortaya çıkar.

Bebekler Arası Farklılıklar

Bebeklerin bedensel özellikleri gibi mizaçları da farklıdır. Bebeklerin doğuştan getirdikleri özellikler, anne karnındaki yaşantıları, doğum süreci ve sonrasında yaşadıklarının tümü bebeğin yaşama uyumunu etkilemektedir. Sizin geçmiş çocukluk yaşantılarınız  ve kişiliğiniz de bebeğinizin nasıl bir bebek olmasını istediğiniz üzerinde rol oynamaktadır.

Eğer bebeğiniz sizin beklentilerinizi, sizin doğallıkla verdiğiniz bakım da bebeğinizin ihtiyaçlarını  karşılıyorsa siz ve bebeğiniz arasındaki etkileşim daha başlangıçta iyi ve kolay olacaktır. Eğer bu ikisi birbirine uymuyorsa bebeğiniz ve siz birbirinize uyum sağlamaya çalışmalısınız. Genellikle bebeğin ilk zamanlardaki tepkileri doğum öncesi yaşantıya ve doğuma bir tepki olabilir. Yani bebeğin sinir sistemi bu değişimlerin üstesinden gelmeye çalıştığı için bebeğin davranışlarını anlamak zor olabilir.

Ancak zaman içinde bebek değişecektir. Anneler ya da bakıcılar bunu göz önünde tutarak bebeğe karşı davranışlarını, bebekte zaman içinde ortaya çıkan değişmelere uyacak şekilde değiştirmelidirler. Önemli olan bebeği sakin ve huzurlu kılmaktır ve davranışlarınız buna hizmet ettiği sürece problem yoktur.

Bebekler, etraftaki seslere, açlığa ve huzursuzluğa tepkileri, ısı değişmelerine ve dokunmaya duyarlılıkları, uyku gereksinimleri, ağlamaları, yatıştırılmaları ve bakım veren kişiyle etkileşimleri açısından çok önemli farklılıklar gösterirler. Anne babanın görevi bebeğin tüm bu davranışlarının (tüm bu durumlardaki tarzının) ne olduğunu anlamaya çalışmaktır. Bebeklerin tarzı onların mizacıdır ve büyük ölçüde doğuştan getirdikleri özelliklerdir. Doğumdan sonraki ilk bir kaç hafta içinde bebekler mizaçları açısından farklılıklar gösterirler. Bir araştırmacı 5 tip bebek ayırt etmektedir:

Kucaklanamayan Bebekler: Çoğu bebek yetişkinlerle yakın ve sıcak temastan hoşlanır. Oysa kucaklanmayı sevmeyen bebekler, fiziksel olarak sınırlanmaya ve kollar arasında sıkışmaya tahammül edemezler. Hareketlidirler ve genellikle ayaklarını özgürce hareket ettirmekten hoşlanırlar. Kucaklanmaktan daha çok göz teması kurmayı tercih ederler. Kendi yerlerinde yatarken öpülmekten ve elleri ile ayaklarını oynatarak hareketler yaptırılmasından hoşlanırlar.

Mutsuz Bebekler: Uyku, uyanıklık ve açlık gibi farklı durumların birinden diğerine geçmeleri çok zordur. Bebek aslında yorgun ve huysuzdur fakat uykuya dalacak kadar rahatlayamaz. Açlıktan dolayı ağlanıp sızlanır ancak yine de emmekten hoşlanmaz. Beslenmesi genellikle yavaş ve zordur, daha yavaş kilo alır. Karnı tok ve uyanık olduğu zamanda da çok sosyal değildir. Ne kucakta tutulmaktan, ne kendisine konuşulmasından ne de karyolasına geri götürülmekten hoşlanır. Büyük olasılıkla gece sık sık uyanır. Elleriyle oynamaya başlaması ve gülümsemesi geçtir. Görünürde bir neden yokken bebeğin sürekli ağlaması sizin kendinizi yetersiz hissetmenize yol açabilir.

Bu bebeklerin aldıkları bakımdan değil aslında rahim dışı yaşamdan hoşlanmadıkları düşünülür. Sabırla ona daha yakın olmaya ve sevginizi göstermeye çalışırsanız onun daha mutlu olmasını sağlarsınız. Eğer bebeği kendi tepkileriyle bırakırsanız mutsuzluğu daha da artacaktır. Bebeğinizin mutsuz bir bebek olup olmadığına karar vermeden önce onu yeterli derecede sıcak tutup tutmadığınıza, yeteri kadar beslenip beslenmediğine, yumuşak bir şeye sardığınızda rahat uyuyup uyumadığına dikkat edin. Bebeği ancak mutlu olduğu zamanlarda yeni bir yaşantıya sokun. Örnek, yeni bir gıdanın denenmesi.

Sinirli Bebekler: Yüksek şiddette ses, ışık gibi uyaranlarda tüm bebekler irkilirler. Bazı bebekler ise daha az şiddette olanlarda bile aynı tepkiyi verirler. Bebek titrer, rengi gider ve ağlar. Bu bebeklerin tipik davranışı her türlü uyarana aşırı tepki vermeleridir. Uyarıcı, hapşırma gibi kendi bedeninden ya da ses gibi dışardan gelen bir uyarıcı olabilir. Uykuda kendi kendine irkilme veya seğirmelerde uyanabilir. Bu bebekleri alışsın diye korktukları durumlarla karşılaştırarak korkmamayı öğretemezsiniz.

Sinir sistemleri aşırı hassas bebekler oldukları için bazen siz hiç bir şey yapmadığınızı düşündüğünüzde bile ağlayabilir. Bu nedenle yapılması gereken bebeğe katlanabileceği düzeyde uyarıcı sunmaktır. Bebeğin sinir sistemi olgunlaştıkça zaten daha fazla uyarılmayı  karşılayabilecek hale gelecektir. Bu tür bebeklere bakarken telaşlı olmamak gerekir. Bebeğin altını açarken, bebeği taşırken ve kaldırırken acele edilmemeli ve bebeğin başı  elle desteklenerek kendini güvende hissetmesi sağlanmalıdır. Bebeği dikkatle yumuşak bir şekilde sarar ve uyumaya bırakırsanız fiziksel uyarılmayı en aza indirmiş olursunuz.

Uykucu Bebekler: Bu bebeklerde dış dünyaya geçişi sürekli uyuyarak geciktirmeye çalışırlar. Bebek sorunsuzdur bir talepte bulunmaz; ancak, beslemek için çoğunlukla uyandırmak gerekir. Etrafında olup bitenlerle ilgilenmez. Az ağlar ve nadiren mutlu görünür. Bebeğin tepkisizliği hayal kırıklığı yaratsa da genellikle bakımı kolay bebeklerdir. Bu bebeklerin yeterli beslenebilecek kadar uyanık kalmaları sağlanmalıdır.

Uyanık Bebekler: Uykusu az olarak nitelenebilecek bir bebek  günde 12 saatten daha az uyuyan bebektir. Bu bebekler genellikle yattıklarında 2 saatten fazla uyumazlar. Uyumaktan hoşlanmazlar ancak emerken uykuya dalıp bir süre sonra tekrar uyanırlar. Acıktığı için değil sadece uyanmak istediği için uyanır. Fakat her uyanışında meme verildiği için genellikle toplu bebekler olurlar. Zamanlarının daha büyük bir kısmını uyanık olarak geçirdikleri ve sürekli etrafı gözledikleri için genellikle gelişimleri daha hızlıdır.

Uyanık oldukları zamanlarda ilgi bekledikleri için bakıcıyı zorlar ve daha fazla zamanını alırlar. Bu bebekleri taşıyabileceğiniz bir şeye yatırarak gittiğiniz odaya götürmek işi kolaylaştırabilir. Kucağınızda gezerek etrafı seyretmekten çok hoşlanırlar. Karyolasına bir şeyler asmak veya yere yatırıp etrafına bakabileceği şeyler koymak bu bebekleri bir süre için oyalamada işe yarayabilir.

Bebeklerin Ağlamaları

Bebeklerin ağlamalarının hep birbirinin aynı olduğu düşünülür. Oysa bebeklerin ağlamaları birbirinden farklı olduğu gibi bir bebeğin ağlama nedenleri de farklıdır. Bebekler en çok aç oldukları için ağlarlar. Ağlamaya yol açan bir diğer faktörde acı veya ağrıdır. Örneğin, gaz sancısı nedeniyle bebek ağlar ama tutup kaldırdığınızda gaz hareket ettiği için çıkar ve bebek birden susabilir. Sütü veya banyo suyu sıcak olduğunda bebekler ağlayabilir. Yine bebek, aşırı uyarılma, korku ve şokta da ağlayabilir. Örneğin, aşırı gürültü, yüksek sesle gülme, soğuk bir elle bebeği elleme, kucaklama ve keskin kokular da ağlamaya yol açabilir. Bebekler bir kez dış dünyaya alıştıktan sonra yaklaşık 2. aydan itibaren daha az ağlamaya başlarlar; fakat buna rağmen bazı bebekler diğerlerinden daha çok ağlar.

İkinci aydan itibaren bebeklerin ağlamalarına hoşnutsuzluk ve halinden şikayet etme nedeniyle ağlama da eklenir. Bu mutsuzluk ifadesidir. Daha sonra da sizi istediğini veya istemediğini göstermek için kızgınlıkla ağlayabilir. Bebeğin ağlamalarına ne zaman tepki verecekleri ne zaman vermeyecekleri konusunda anne babalar sezgilerine güvenmelidirler. Ancak bebeğin ağlamalarına yavaş tepki vermek ağlamayı çığırından çıkarabilir ve bu nedenle bazen tepkiyi ağırdan almak yerine hiç vermemek daha uygundur. Bebeklerin bir miktar ağlamaları kendilerini düzene koymaları için gereklidir.

Bebeğin ağlamasını durdurmanın en etkili yolu  bebeği tutup kaldırmak ve omuzunuzun üzerinden etrafa bakmasını sağlayacak şekilde tutmaktır. Birinci yıldaki ağlamaların %85’inin bu şekilde durdurulabildiği görülmüştür. Diğer etkili teknikler de emzirme ve sallamadır. Diğer duyuları da sürekli biçimde uyarma bebeği yatıştırıp uykuya geçmeyi sağlayabilir. Örneğin ısıyı arttırmak ve bebeği sarmalamak gibi.

Üçüncü aydan itibaren annenin sesi ve bebeğe bir şeyler göstermek de ağlamayı kesmede etkili olmaktadır. Dördüncü ayda ise hem görsel hem işitsel uyarılma birlikte yer aldığında bebek ağlamayı kesmektedir. Ritmik bir şekilde bebeği sallama, pozisyonunu değiştirme gibi hareketler de bebeği yatıştırabilir. Bebeğin ağlaması genellikle emmeyle kesilir ve genellikle bebekler kendi parmaklarını emerek kendilerini rahatlatırlar. Bebekliğin ilk döneminde parmak emen bebeklerin ileri yaşlarda da parmak emen çocuklar olması beklenmez; ancak  emerek sakinleşebilen bir bebeğe emzik vermek sizin işinizi de kolaylaştırıyorsa denenebilir.

Altıncı aydan sonra bebekler daha az ağlamaya başlarlar. Ancak bu kez de farklı korkular geliştirebilirler. Örneğin elektrikli süpürgenin sesinden korkma gibi.Bebeğin korkularını tanıyıp bu  konuda onun üstüne gitmedikçe azalacaktır. İkinci altı ayda bebekler beklenti geliştirmeye başladıkları için umdukları ya da bekledikleri olayların ya da kişilerin dışındaki her şey onları ağlatabilir. Örneğin yatağında uyanıp mırıldanırken ve alıştığı gibi anne-babasının gelip kendisiyle konuşmasını beklerken bir yabancı yatağına yaklaşırsa ağlayabilir. Yeni deneyimler de bu dönemde bebeği ağlatabilir.

Örneğin ilk kez salıncağa binen bebek korkup ağlayabilir. Fakat sizin kucağınızda biner ve bu sırada kulağına fısıldayarak onunla konuşursanız tam tersine bu yaşantı hoşuna gidebilir. Henüz hareketsiz olan bir bebek, peşinizden gelemediği için, oyuncağı düştüğü ve alamadığı için, dikkatinizi çekmek için ağlayabilir.

Eğer bebeğin verdiği ipuçlarına duyarlı olup ağlamasına fırsat vermeden ihtiyacını karşılarsanız bebek ağlamaya gerek duymayacaktır. Zaten bebek hareketlendikçe çaresizlikten doğan ağlamalar da azalacaktır. Birinci yılın sonunda bebeklerin daha çok anneleri yanlarındayken ağladıkları görülmektedir. Bu da ağlamanın artık iletişim amaçlı olduğunu gösterir. Yaklaşık 1 yaşındaki hareketli bir bebeği güvenliği için kısıtlamaya ya da engellemeye kalkıştığınızda ağlayacaktır. Bu nedenle bebeğin dolaştığı yerleri güvenli hale getirerek engellenmeler en aza indirilebilir.

Bebeklikte Uyku

Uyku örüntüleri hem bebek geliştikçe hem de bebekler arasında büyük farklılıklar gösterebilir. Bebek büyüdükçe uyku sayısı ve uyku süresi kısalırken gece uykusundaki kesintiler de azalır ve bebek gece daha uzun uyur. Gündüz uyanık kalma süresi de artar. Uyku, çeşitli düzeylerden oluşur. Derin uykuda bebek dış dünyadaki uyarıcılara tamamen kapalıdır. Hafif uyku ya da REM uykusu denilen aşamada zaman zaman kendi kendine emme davranışı gösterebilir, uyandırılması mümkündür ancak buna istekli olmayabilir.  Uyanık ve alesta düzeyde ise bebek uyanmıştır, ellerini ağzına götürmek isterse başarabilir ve sizinle iletişime açıktır. Diğer bir düzeyde ise bebek uyanık olduğu halde mızmızlanır etrafındaki uyarıcılara dikkat etme ve hareketlerini kontrol yoktur.

Sakinleşmesine yardım edilmesi bazen işe yarayabileceği gibi, bazen de kontrolsüz bir ağlama görülebilir. Anne ve baba, bebeğin bir uyku düzeyinden diğerine nasıl geçtiğini anladıkça bebeğin hareketlerini daha fazla kestirir hale geleceklerdir. Eğer anne baba bebeğin bu ilk dilini iyi anlarlarsa onun yaşamını evin yaşamına uydurmak için yeni düzenlemelere gidebilirler. Örneğin gece daha az uyanmak için beslenmeyi daha geç bir saate alarak bebeğin gece daha uzun uyumasını ve gündüz daha uyanık kalmasını sağlayabilirler. Bebeğin gittikçe gelişen sinir sistemi de buna izin verir.

Bebeklikte Beslenme

Bebeklerin beslenme ritimleri ve gereksinimleri de önemli farklılıklar gösterir çünkü beslenme bir ihtiyaçtır. Bebek doğduğunda ve yaklaşık 3-4 hafta, her ağladığında emzirilmeli ya da beslenmelidir. Daha sonra ise bir program dahilinde emebilir veya beslenebilirler.  Hemen her anne bebeğinin doymadığını onu iyi besleyemediğini düşünür ve bu konuda kaygılanır. Doğrusu etraftan gelen uyarılar da genellikle bu duyguyu pekiştirir. Bebek emdikten sonra daha huzurlu görünüyor mu? Bir kaç saat aç kalabiliyor mu? Günde bir kaç kez çişini yapıyor mu?

Alması gereken kiloyu alıyor mu?  Gibi soruların yanıtları size bebeğin doyup doymadığını en iyi şekilde gösterecektir. Bebek 4-5 aylık olunca katı gıdalara başlanabilir. Ayrıca bebekler bu aylardan itibaren çevreyle ilgilenmeye başladıkları ve herşeyi izlemek istedikleri için onları memede tutmak zor olabilir ve emmeye istekli görünmeyebilirler. Katı gıdalara geçildiğinde ise, bir seferde bir gıda denenmelidir. Bu, hem bebeğin damak tadı geliştirmesini sağlamak hem de neyin alerji yapıp yapmadığını ya da bebeğin neyi sevip sevmediğini anlamak açısından çok önemlidir. İlk denemelerin emmeyle çiğneme arasında yer alması için hafif sulu ya da sütlü gıdalarla başlamak uygundur.

Katı besin yemek yeni bir beceri olduğu için geliştirilmesi zaman alacaktır. Her hafta yeni bir gıda denenebilir. Gündüz emerek beslenme hafifleyebileceğinden sabah ve akşam emme sırasında nispeten karanlık ve sessiz bir ortam tercih edilmelidir. İkinci 6 ayın sonunda bebeğin beslenmesi tekrar problem olmaya başlar. Çünkü bebekler iyice hareketlendikleri için hem kilo verirler, hem yemeğe ilgileri hem de iştahları azalır.

Tombul bebek görünümü yok olur ama eğer ana-babalar veya bakıcılar bebeğin zayıflayacağından endişe edip ona ısrarla yemek yedirmeye çalışırlarsa yemek yemek çocuk için bir keyif olmaktan çıkıp eziyet haline gelir. Yeme konusundaki baskı  çok farklı şekillerde kendini gösterebilir: Parmak emme, başını vurma, kusma, tükürme ve ağızda tutma gibi. Altıncı aydan itibaren yiyecekler eğer bebek hoşlanıyorsa onun eliyle yiyebileceği şekilde parçalanabilir ve kendi kendine yemesi, zevk alması sağlanabilir.

Bebeklerin beslenmesiyle ilgili sorunlar çoğu durumda aslında anne babanın sorunudur. Çünkü bebek yemektedir fakat siz istediğiniz zaman, sizin istediğiniz kadar ve uygun şekilde yemiyordur. Oysa beslenme konusunda neredeyse sonsuz seçenek vardır. Süt içmeyen bir bebeğin peşinden elde biberonla dolaşıp içirmeye çalışmanın anlamı yoktur.

Çünkü sütü farklı şekillerde sunabileceğiniz gibi yerine yoğurt dondurma gibi gıdalar da verebilirsiniz. Yumurta yemiyorsa yumurtadan nefret ettirmek yerine sevdiği kekten verebilirsiniz. Yemediğini düşündüğünüz bir gıdayı bir süre sonra tekrar denerseniz bir gün keyifle yediğini  görürsünüz. Yemek çocuklar için ne bir ödül ne de bir ceza olarak kullanılmamalıdır. Böyle olduğu zaman yemek yeme ana-babayla çocuk arasında bir mücadele alanı haline gelir. Bebekler yetişkinlerin bu konuya verdikleri önemin çok fazla farkındadırlar ve sizinle  yarışırlar.

Bir yaşına doğru bebeklerin yemeğe karşı ilgileri iyice hafifler ve kilo alma yavaşlar. Bu yüzden öğün uzatılmamalıdır. Çünkü çocuk hem öğüne uymayı öğrenemez hem de aile bu konudaki kontrolü kolay kaybedebilir. Çocuk bir sonraki öğüne kadar oyunla oyalanmalı. İki yaşındaki bir çocuğun dengeli beslenmesi için yiyebileceği şeyler; et, süt yumurta peynir ve taze yeşil sebze ile meyveden oluşur.

Çocuk bunların çoğunu sevmediğinde ise anne kaygılanır. Bu durumda bir gıda maddesi yerine geçebilecek başka gıdalar denenebilir. Çocuğun yemediği şeyler için üzülmek yerine severek yiyebileceği yeni pişirme tarzları ve bileşimler oluşturmak için uğraşmak daha akıllıcadır. Çocuklar hızla gelişmekte ve sürekli hareket etmekte oldukları için kaloriye ihtiyaç duyarlar. Yiyeceklerin içerdikleri kalori miktarı değiştiği gibi, yemeklerin hazırlanış biçimi de onların içerdiği kalori miktarını etkiler. Örneğin kızarmış patates haşlanmış olanın 3 katı kalori içerir. Bu nedenle bazen az yiyen çocuklar aslında kendilerine yüksek kalorili yiyecekler sunulan çocuklardır.

Çocuk beslendiği ve büyüdüğü halde siz hala endişeliyseniz büyük olasılıkla çocuğun yemek yeme davranışından şikayetçisinizdir. Çocuğu sağlıklı bir şekilde beslemek ayrı bir şeydir, sosyal alışkanlık ve kurallara uygun bir şekilde beslemek farklı. Sofrada ve çatal kaşık kullanarak yemek yemeyi çocuk nasıl olsa öğrenecektir ve bu konuda çok fazla baskı uygulanmamalıdır. İsteyerek yiyiyorsa eliyle yemesine izin verilebilir.

Bir çocuk tabağındakini yemesi için zorlandığında bu miktarın onun için gerekli miktar olduğunu sanırsınız oysa kendi ihtiyacının ne olduğunu en iyi çocuk bilmektedir. Öğün zamanları da yine çocuğun ritmine göre ayarlanmalıdır. Yemek yeme, çocuk zayıf ya da gelişimi geri kaldığında bir problemdir. Gelişimi normal bir çocuk,  sizin verdiğinizi yemediğinde, sizin onaylamadığınız şekilde yediğinde veya siz söylediğinizde yemediğinde bir sorun olarak ortaya çıkmamalıdır.

Çocuğun beslenmesini problem haline getirmekten kaçınmak için; çocuğun açlıktan ölmeyeceğine inanın. Çocuğunuz alması gereken kiloyu alıyor ve doktoru da bunun yeterli olduğunu söylüyorsa size düşen ona yararlı yiyecekler sunmak fakat yemesi için zorlamamaktır. Zaman içinde çocuk uygun yiyecekleri seçmeyi öğrenecektir.

Tüm alanlarda çocuğunuzun bağımsızlığını cesaretlendirin. Yemeğini kendi kendine yiyebileceği şekilde sunun ve yardım istemedikçe yardım etmeyin. Beslenmeyi çocuk için mümkün olduğunca aktif bir süreç haline getirin. Yemeğini zevk aldığı şekilde yemesine izin verin. Yemekleri istediği sırada ve istediği şeylerle karıştırarak yemesine izin verin ve ne zaman doyduğuna da kendinin karar vermesini sağlayın.

Bebekte Hareket Gelişimi

Bebek doğduğunda kendi bedenini kontrol edecek durumda değildir. Daha sonra tüm bebekler biraz daha erken ya da biraz daha geç olmak üzere aynı gelişim evrelerini izleyerek bedenlerini kontrol eder hale gelirler. Bebeğinizin sırayla neleri başaracağını bilmeli ve bunları takip etmelisiniz. Bebeğinizin hangi davranışları yaklaşık hangi ayda gösterdiğini ve bunun yaklaşık olarak beklenen ay olup olmadığını da izleyebilirsiniz. Ancak bebeğinizi diğer bebeklerle kıyaslamayın; çünkü her bebek kendine özgüdür.

Baş Kontrolü: Doğuşta bebeğin başı çok ağırdır ve tutamaz; fakat 6 haftalıkken saniye kadar bir sürede başını tutabilen bir bebek 3 aylıkken baş kontrolünü hemen hemen tamamen geliştirmiştir. Yine de ani hareketlerde başını desteklemeniz gerekir. Bebeğin baş kontrolü arttıkça beden duruşu da anne karnındaki pozisyondan farklılaşır ve bebek sırt üstü elleri ayakları açık yatabilir. Karın üstü yatarken başını kaldırıp çevirebilir ve bir yöne doğru koymayı tercih edebilir.  Kendini dik tutabildiği ve başını döndürebildiği için bakış açısı genişler ve etrafı izlemekten hoşlanır.

Bebekler anne karnındaki gibi kıvrık bir şekilde yatmaktan kurtulunca bedenlerini keşfederler ve onu hareket ettirmekten çok hoşlanırlar. Ayaklarını sallar ve etrafı tekmelerler, kollarını sallar ve elleriyle oynarlar.  Bebekten bebeğe önemli ölçüde değişmekle birlikte bazı bebekler 9-10 haftalıktan itibaren yatakta yuvarlanabilirler ve yan yatırdığınız bebeği sırt üstü pozisyonda bulabilirsiniz. Üç aylıkken ise sırt üstü yatırdığınızda kendi kendine yan döndüğünü görebilirsiniz.

3-4 aylıkken kollarından tutup oturtmaya çalıştığınızda bedenini ve başını dik tutarak oturmaya çalışabilir ancak her tarafından desteklenmedikçe yarı oturur pozisyonda bırakılmamalıdır. 5-6 Aylık bebekler ise oturmak için sizin dengeyi sağlamanıza ihtiyaç duyarlar ve dengeleri sağlandığında kendi kendilerine dayanarak oturabilirler. 7-8 aylık olduktan sonra kendi kendilerini dengelemek için çeşitli hareketler geliştirirler  ve 8-9 aylık olunca da kendi kendilerine oturma pozisyonuna geçip kendilerini dengede tutabilirler.

Bebekler 4-5 aylık olup dizlerini büküp gererek ritmik bir şekilde zıplama hareketi yapmaya başladıktan sonra artık oturmak istemezler.  Bazı bebekler 6 aydan sonra emeklemeye başlayabilirler ve sırt ile kalçadaki kasların kontrolü geliştikten sonra da ayakta durabilirler. Bebek hareketlenip kendi kendine oturmaya başladıktan sonra üstüne çıkarken düşebileceği hafif eşyalar ortadan kaldırılmalıdır. Sandalyede otururken kemeri bağlanmalı ve yatakta ve yerde yalnız bırakılmamalıdır.

Bebek geriye doğru emeklemeye ve kendi kendine tutunarak ayağa kalkmaya başladıktan sonra yürümeye başlayacaktır. Bebekler tüm bu davranışları ve yürümeyi kendilerine güvendiklerinde, bunun için güdülendiklerinde ve kas gelişimleri ile çeşitli kaslar arasındaki koordinasyon tam olduğunda başarırlar. Siz yürümesi için yardımcı olmaya çalışıp onu acele ettirirseniz süreci daha da yavaşlatırsınız. Bebeklerin çoğu birinci yaş günlerinde yürürken bir kısmı 2 yaşına kadar yürümeyebilir.

Bebekte Bilişsel Gelişim

Yaklaşık 2-3 aylık bebekler soyunmuş olmaktan hoşlanırlar ve el kol hareketleriyle kendi bedenlerini tanırlar. Yine bu dönemde yetişkinin bedeni, yüzü, sesi ve davranışları bebeğin en çok dikkatini verdiği ve hoşlandığı şeydir. Sizin bebeğe verdiğiniz dikkat, duygu yüklü bakışlar ve ilgiyle konuşmanız onun için en iyi oyundur. Bebeğin ellerini kullanması ve elleriyle dünyayı keşfi 6-12. aylar arasında hızlı bir gelişme gösterir. Nesneleri sadece yakalayarak değil elde evirip çevirerek, ağzına götürerek de keşfedeceğini öğrenir. Elleriyle oyuncakları kavrar, sallar ve vurur. Bu hareketler sayesinde yakalanabilir ve yakalanamaz, yumuşak ve sert, yüzeyi düz ve pürüzlü  nesneleri keşfeder.

Altıncı aydan itibaren ellerini ve kollarını ayrı ayrı kullanabildiği için 8-9. ayda ellerini sallayarak “hoşçakal”  işareti yapabilir. Bebek önceleri bir seferde yalnızca bir nesneye odaklaşabildiği için başka bir tane uzatınca elindekini bırakır. Daha sonra iki nesneyi iki eline alarak ve ağzına götürerek keşfetmeye çalışır. Bebeğin el göz koordinasyonu geliştiği için gördüğü nesneyi yakalar ve ağzına götürür. Bu aşamada bebeğin elini ya da oyuncağı ağzından çekmek yerine oyuncakları yıkayarak temiz tutmak daha akıllıcadır.

Ellerinin kontrolü arttıkça nesneleri evirip çevirme, doldurup boşaltma, itip çekme gibi hareketler artar. Parmaklarının ayrı ayrı kontrolünü kazandığında da istediği şeyi parmağıyla işaret etmeyi başarır.  Bir yaşına yaklaştığında yerdeki çok küçük şeyleri bile başparmağını ve işaret parmağını kullanarak toplayabilir. Yaklaşık 10-11. aydan itibaren istenen bir nesneyi vermek için avucunu açarak bırakabilir ya da vermemek için elinde sımsıkı tutabilir. Yaklaşık 6 aylık bir bebek eli ya da ayağının hareketiyle başka  bir  hareketi sağladığını anlayabilir ve bunu sürdürmek isteyebilir.

Örneğin elindeki çıngırağı sallar sesi duyar ve bir daha sallar. Ayağıyla karyolasına asılı oyuncağa vurur, sallandığını görür bir daha vurur. Yine bu aylarda daha önceleri elinden düşürdüğü oyuncağa hiç bakmayıp onu yok sayan bebek, bilişsel yetenekleri geliştiği için gözünün önünden geçip giden bir topu izleyerek nereye gittiğini görmeye çalışır.

Yaklaşık 6-12. aylar arasında bebek kendi kendine oturabildiği ve hareketlendiği için başardığı becerileri tekrarlamak isteyecektir; fakat  bu dönemde yalnız bırakılmamalıdır. Çünkü hem sıkılacaktır hem de güvenli değildir. Bebeği 20 dakika bile olsa dışarıda dolaştırmak, paketleri açmak, yemek pişirmek, alışveriş yapmak ve evi temizlemek gibi yaptığınız günlük işlere onu da katmak bebeğinizi çok mutlu edecektir.

Bebekler neden-sonuç ilişkisini de bu dönemde keşfettikleri için vurarak, iterek ve sallayarak  ses çıkarabileceği oyuncaklarla ve ev eşyalarıyla oynamaktan hoşlanırlar. Bebek oyuncakları olduğunu ve onların neler olduğunu bilecek yaşta olmadığı için tüm oyuncaklar çocuğun gözü önünde ve erişebileceği yerde olmalı ve istedikçe oynamalıdır. Bebekler için oyun tam bir öğrenme sürecidir.

Eğer çocuğunuza uygun, ilginç ve eğlenceli yaşantılar ve oyunlar yaratabilir ve bebeğinizle birlikte oynayabilirseniz bebek bundan bilişsel ve sosyal gelişim adına büyük yarar sağlayacaktır. Bebeğinizle konuşun ancak onun hareketleri sizinkinden daha yavaş olduğu için kendinizi ona uydurun ve cevap vermesi için 5sn kadar bekleyin. Bebekler 3-6. aylar arasında oyuncaklara ilgi duymaya başlarlar. Bir oyuncağı uzattığınızda  alması için bir süre bekleyin; çünkü, onun oyuncağa uzanması bebek için epey zor bir iştir.  Ama başarması için zaman tanıyın ve oyuncağı eline vermeyin. Bebekle oynanan oyunların bebeğin mizacına uygun olması gerekir.

Örneğin 5 aylık bir bebek havaya kaldırılmaktan hoşlanıp gülerken; diğeri korkup ağlayabilir. Sinir sistemi hassas olup kolay irkilen bebeklerle fiziksel oyunlar oynamak yerine “buraya bir kuş konmuş”  tarzında daha sakin oyunlar oynanmalıdır. Bebeğin oynamaktan hoşlandığı ancak iyice alıştığı için artık bir kenara bıraktığı oyuncak yerine çok farklısını ya da daha büyüğünü değil; biraz farklı olanı almak daha uygundur. Örneğin daha büyük bir oyuncak ayı yerine farklı ses çıkaran bir kedi alabilirsiniz.

Bebekte Bağlanma ve Kişiliğin Temelleri

Bebekler doğduktan  çok kısa bir süre sonra yaklaşık 2. ayda nesneler yerine daha fazla insanlara yönelmeye ve onlara daha fazla dikkat etmeye, onları izlemeye dinlemeye ve kucağa alınmaktan hoşlanmaya başlarlar. Etrafındaki tüm insanlara aynı şekilde tepki verirler. Yaklaşık 3-4. aylardan sonra tanıdıkları yüzlere yabancılardan daha farklı şekilde tepki vermeye başlarlar. Aynı zamanda bebek, kendisine bakan kişiye (ya da kişilere) daha fazla olumlu tepki vermeye ve onu diğerlerine tercih etmeye başlar. Böylece o kişinin  davranış ve etkileşim stillerini daha çabuk öğrenir  ve onu memnun eden davranışlar sergilemeye çalışır. Bebekler kendi kendilerine hareket etmeye başladıklarında ise annenin yakınlığını aramak için daha aktif olurlar.

Annenin peşinden gider, ona asılır ve kendine bakmasını sağlamaya çalışırlar.  Bakıcı ya da anneden ayrı kalmak istemez ve yabancılardan korkmaya başlarlar. Seyrek olarak gördüğü akrabalara ya da sizin çok yakın arkadaşlarınızın bile kucağına gitmek istemeyebilir ve dokunmalarına izin vermeyebilir. Bebek annenin yakınlığını ısrarla aradığında ve bu yakınlığı sürdürmek için aktif olarak çaba gösterdiğinde ve anne de buna karşılık verdiğinde anne-bebek arasındaki bağlılık kurulmuştur.

Bebeklerin anneleriyle kurdukları bağlanma ilişkileri de farklılık göstermektedir. Bazı bebekler anneleri ayrılırken ağlamalarına rağmen kolay yatıştırılırlar ve anneleri döndüğünde de buna çok sevinir, gülerek anneye yaklaşırlar. Bazı bebekler ise annelerinden ayrılırken ağladıkları gibi hem zor yatıştırılırlar hem de anneleri döndüğünde  anneyi görünce ağlamaya başlarlar. Hem annelerine yakın olmak için çabalar hem de bakışlarını ondan kaçırırlar. Diğer bir grup bebek ise anneyle yakın bir fiziksel temas aramaz, anneden ayrılırken  ağlamaz ve ona  kızgınlıkla tepki vermez.

Yeniden bir araya geldiklerinde de bir memnuniyet ifadesi göstermezler. Yaklaşık 12-14 aylık bebeklerde ayrıştırılabilen bu tepkiler 18. ayda da değişmeden devam ediyorsa çok büyük olasılıkla okul öncesi yıllarda da kalıcı olur. Çocuğun hem arkadaşlarıyla hem öğretmenleriyle hem de diğer yetişkinlerle olan ilişkilerini biçimlendirir. Bebeklerin anneleriyle ne tür bağlanmalar kurdukları annenin davranışlarından  oldukça etkilenmektedir.  Annenin, emzirme ya da besleme tarzı, bebeğiyle kurduğu  fiziksel temas ve onu  rahatlatma biçimi, bebeğin ihtiyaçlarına duyarlılığı, bebeğe duygusal yakınlığı  ve yanında olduğu konusunda verdiği güven hissi gibi bazı özelliklerinin bebeklerin bağlanma stilleriyle yakından ilişkili olduğu bulunmuştur.

Örneğin genellikle bebeğiyle yakın, sıcak, duyarlı ve tutarlı bir ilişki içinde olan annelerin bebeklerinin, annesine güvenen, diğerlerine göre daha az ağlayan, akranlarıyla kolay ilişkiye giren bebekler olduğu görülmektedir. Annenin davranışının tutarsız olduğu; yani annenin bazen sıcak ve yakın bazen de duyarsız ve aldırmaz davrandığı durumlarda bebeklerin, anneyle olan ilişkilerinde genellikle kaygılı, öfkeli, sürekli anneye asılan ve şikâyetçi tarzda ağlayan bebekler olduğu saptanmıştır. Burada  özellikle vurgulanması  önemli olan nokta, bağlanma ve bağımlılık arasındaki farktır.

Bebeğin anneye, babaya ya da bakıcıya bağlanması, bebeğin gelecekte bağımlı bir kişi olmasından tamamen farklıdır. Bağlanma, hareketlenip bilmediği dünyayı keşfe çıkan bir bebek için güvenli bir yer edinme gereksinimidir. Eğer bebeğinizin size yakın olmak için verdiği sinyallere duyarsız kalırsanız bebek size daha fazla asılacak ve aranızda kısır bir döngü başlayacaktır. Oysa size bağlanır ve sizi güvenli bir yer olarak elde ederse dış dünyaya daha kolay açılıp araştırır ve daha sağlıklı gelişir. Çocuğunuzun size bağımlı olması ise siz olmadan bir şey yapamayacak duruma gelmesidir. Eğer siz ortalığı kirletecek, size iş çıkaracak ya da daha fazla zaman ayırmanıza neden olacak düşüncesiyle çocuğun kendi kendine becerebileceklerini onun yerine yaparsanız, örneğin yedirme, giydirme gibi, o zaman bebeği bağımlı hale getirirsiniz.

Bebeklikten Çıkış (1,5 – 2,5 yaşlar)

Bebeklikten kurtulmanın ilk yılları genellikle ana baba için zor yıllardır. Bağımsızlık  mücadelesinin öne çıktığı bu yıllar anne babayı disiplin problemiyle yüz yüze getirir. Bir iki yaşlarındaki bir çocuğun yapmak istediklerine izin verilmelidir. Ancak yapmak istediklerinin kötü sonuçlarına karşı da korunmalıdır. Çocuğu korumak adına alınan önlemlerin konulan kuralların onu aptal yerine koymamasına özellikle dikkat edin.  Üstesinden gelebileceği deneyimleri yaşamasına izin verin. Bu yaşlardaki çocukların bellekleri zayıf  olduğu için yaşadıklarından belleklerinde iz bırakıncaya kadar ders almazlar.

Ayrıca çocuk, geçmişi  hatırlayamadığı için geçmişte yaşadıklarıyla bugünkü durum arasında bir seçim yapması gerektiğinde yapamaz ve böyle bir durumda sık sık karar değiştirir. Eğer iki seçenek de önündeyse seçim yapabilir. İleriyi düşünemediği için de çok fazla bekleyemez, istediği “şimdi” olmalıdır. Nasıl ineceğini düşünmeden merdivene çıkar ve inemediği için orada kalır. Ayrı bir birey olmaya çalışırken ona bebek gibi davranırsanız sizle mücadele edecektir. Eğer bir çocuk gibi görüp disiplin altına almaya çalışırsanız da aranızdaki sevgi zedelenecektir. En iyisi disiplini bir oyun haline getirmektir.

Yürümeye başlayan çocuğun dünyası da hızla genişlediği için bağımsızlık önem kazanır ve bağımlı olma ile bağımsız olma arasında gider gelir. Tehlike yaratan durumlarda ya da ısırma, vurma ve tırnaklama gibi davranışlar karşısında sakin olup fiziksel ceza vermeden çocuğa kendi kendisini nasıl kontrol edeceğini öğretmek gerekir.

Örneğin bir alışveriş gününde bir şeyi bahane ederek öfke nöbetine giren, ağlayıp tepinen çocuğa vurmanın ya da onu azarlamanın bir yararı yoktur. Çocuk fazla uyarıcıyla yüklenmiştir ve üstelik de sizin ilginiz üzerinde değildir. Böyle bir durumda çocuğu kenara çekip sakinleşmesini sağlamaya çalışın ve sakinleşinceye kadar bir yere kımıldamayacağınızı söyleyin eğer durum uygunsa sizin çocuğunuz değilmiş gibi davranın. Sakinleşince de “Bak böyle davranınca kendini çok kötü hissettin değil mi?” diyerek kendine olanları anlamasını sağlayın. Kendini kontrol etmeyi öğrenene kadar onunla bir daha bir yere gitmeyeceğinizi anlatmaya çalışın ve dediğinizi yapın.

Bu dönemde ebeveynin her ricası çocukta bir ikilem yaratır. Kazanacak mıyım kaybedecek miyim? Hem anne babasını sever hem de kendini ortaya koymak ister.  Çocuğun her türlü kontrole direndiği  böyle bir dönemde tuvalet eğitimine başlanmamalıdır. Yaşıtlarını taklit çok fazladır ve en iyi arkadaş grubu bir-iki kişilik gruptur. Arkadaşlar arasındaki saldırganlıklar daha çok  kontrolün kaybedildiği durumlarda ortaya çıkar ve gerçek saldırganlık değildir.

Bu yaş grubundakiler için ayrılıklar da çok üzücüdür; ancak bebeğin tepkisi ne olursa olsun ayrılıklar önceden çocuğa bildirilmelidir. Bu hem ayrılık anını kolaylaştırır hem de bebeğin gelecekte insanlara  güven duymasını sağlar. Bebeğiniz daha fazla çocuk oldukça daha fazla sözel tepki verecek ve daha makul hale gelecektir.


KAYNAKCA
Writer, PhD. Dr. Yıldırım Bayezit DELDAL (Doctoral Student)
Helen Bee-Denise Boyd, Çocuk Gelişimi Psikolojisi
Anadolu Üniversitesi Yayıncılık , Çocuk Gelişimi ve Psikolojisi
Laura E BERK, Çocuk Gelişimi

YAZIYI PAYLAŞ


YORUMUNUZ VAR MI?

avatar
Araç çubuğuna atla