
Sağlık çalışanlarında madde bağımlılığı, Türkiye’de de bilinen ancak az konuşulan bir sorundur. 2022 tarihli bir haberde, sağlık çalışanları arasında anestezik ilaç bağımlılığının yaygınlığına ilişkin resmî bir veri bulunmadığı belirtilmiş; aynı haberde aktarılan ATUDER raporuna göre 2009-2019 arasında 50 sağlık çalışanı aşırı doz nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Bu yazıda, yardım arayan bir sağlık çalışanının önündeki engeller ve tedavi seçenekleri, Türkiye’den ve yurtdışından yayımlanmış verilerle ele alınmaktadır.
Mesleki bilgi bu alanda korumadan çok risk taşıyabilir. İngiltere, Galler ve Kuzey İrlanda’da 2000-2022 arasında aşırı dozdan ölen sağlık çalışanlarının adli tıp raporlarını inceleyen 2025 tarihli bir çalışmada (Algahtani ve ark., 58 vaka), vakaların %64’ünde ilacın iş yerinden izinsiz alındığına, %55’inde ise şırınga ve kanül gibi iş yeri ekipmanının kullanıldığına dair bulgu bulunmuştur. Yazarlar, ilaç seçiminde farmakolojik bilginin kullanıldığını da belirtmektedir. Raporlama gönüllü olduğundan vaka sayısının gerçeğin altında kaldığı da çalışmanın kendi sınırlılıkları arasındadır. İlacın etkisini, dozunu ve uygulama yolunu bilen kişi, kendi kullanımını denetleyebileceğine kolayca inanabilir; bu inanç tedaviye başvuruyu geciktirir.
Türkiye’den gelen veriler, tedaviye kimin ve nasıl ulaştığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Kliniği’nde 1994-2007 arasında tedavi gören 77 sağlık çalışanının kayıtlarını inceleyen bir çalışmada (Demirbaş, İlhan, Doğan; Bağımlılık Dergisi, 2008) hastaların %46,8’i hekimdi. Başvuranların %64,9’u kendi kararıyla gelmiş, %13’ü ailesi tarafından getirilmiş, yalnızca %10,4’ü kurum tarafından yönlendirilmiştir. Bu tablo, iş yerinde fark edilme ve yönlendirilme mekanizmalarının zayıf kaldığını düşündürmektedir; aynı çalışmanın yazarları hastanelerde bağımlılık yapıcı ilaçların dağıtımının denetlenmesini önermektedir.
Yardım istemenin önündeki engel yalnızca işverenin öğrenmesi değildir. Sağlık Bakanlığı’nın 2012’de 16 ilde düzenlediği bir bağımlılık müdahale kursuna katılan 1.877 doktor, hemşire ve sağlık memuruyla yapılan bir ankette (Mutlu, Bilici, Çetin; Bağımlılık Dergisi, 2014) katılımcıların %96,4’ü uyuşturucu bağımlılığını bir hastalık olarak tanımlamış, ancak %87,2’si aynı zamanda bunun ruhsal zayıflığı yansıttığını düşündüğünü belirtmiştir. Katılımcıların %73,7’si uyuşturucu kullananların toplum içinde serbestçe dolaşmaması gerektiği görüşündeydi. Anket eğitim ortamında uygulandığından yanıtlar temkinli olabilir; yine de hastalığı kabul edip hastayı zayıf sayan bir meslek ortamında, yardım istemek kişi için kendisi hakkında aynı yargıyı kabul etmek anlamına gelebilir. Bu bir çıkarımdır ve ayrıca araştırılmalıdır.
Lisans ve iş güvenliği kaygısı gerçek bir kaygıdır; etkisi ise ülkeye, kuruma ve meslek kuruluşuna göre değişir. ABD’de eyalet düzeyindeki hekim sağlığı programlarını inceleyen bir çalışmada (McLellan ve ark., BMJ, 2008), tedavi gören 904 hekimden sonucu bilinen 802’sinin %78,7’si beş yıl sonra lisanslı ve çalışır durumdaydı; %10,8’inin lisansı iptal edilmişti. Bu programlar tedaviyi, düzenli testleri ve yaptırımı birleştirmektedir.
Türkiye’de eşdeğer bir yapının bulunup bulunmadığını, tedaviye başlamadan önce kendi kurumunuzdan ve meslek kuruluşunuzdan öğrenmeniz gerekir. Tedavinin işe devam, izin ve gizlilik açısından genel olarak nasıl ele alındığını anlamak isteyenler için bağımlılık tedavisinin kariyere etkisi konulu kaynak bir çerçeve sunmaktadır; ancak içindeki yasal ayrıntıların bir bölümü ABD mevzuatına göre yazılmıştır ve Türkiye için geçerli değildir.
Tedavinin ilk basamağı çoğu durumda tıbbi gözetim altında yürütülen yoksunluk yönetimidir. Opioid ve benzodiazepin kesilmesi tıbbi risk taşıyabildiğinden, bu maddelerin kişinin kendi başına bırakılması önerilmez. Yatılı tedavi, kişiyi hem maddeye erişimden hem de ev ve iş ortamındaki tetikleyicilerden uzaklaştırdığı için, aynı ortamda tekrarlayan nüksler yaşayanlarda sıklıkla tercih edilir. Sağlık çalışanları için ayrıca bir ayrıntı vardır: tedavi bittiğinde kişi, kontrollü ilaçlara erişimin kolay olduğu aynı iş yerine dönebilir. Bu yüzden taburculuktan önce işe dönüş planının, yani hangi görevlerde çalışılacağının, ilaca erişimin nasıl sınırlanacağının ve düzenli takibi kimin yapacağının belirlenmesi gerekir.
Bir meslektaşta bağımlılıktan şüphelenenler için anestezi alanındaki eğitim kaynakları, tek başına yüzleşmek yerine sorumlu yöneticiye ya da kurumun destek mekanizmasına başvurulmasını ve değerlendirmenin eğitimli kişilerce yürütülmesini önermektedir. Şüpheyi dile getirmek bir suçlama değil, kişinin ve hastaların güvenliği için atılan bir adımdır.
Mahremiyet kaygısı güçlü olan bazı sağlık çalışanları tedaviyi ülke dışında almayı da değerlendirir. Bu seçeneğin avantajı kişinin tanınma olasılığının düşük olması, dezavantajı ise dönüş sonrası takibin ayrıca planlanmasının gerekmesidir. Yurtdışında bağımlılık tedavisi seçeneklerini karşılaştırırken lisans durumu, bağımsız akreditasyon, yoksunluk yönetiminin kim tarafından yürütüldüğü ve psikiyatrik desteğin nasıl sağlandığı sorulmalıdır. Tayland’ın Chiang Rai bölgesindeki özel yatılı merkez Siam Rehab, 12 Adım yaklaşımına dayanmayan ve 18 danışan kapasiteli bir program yürütmektedir; merkez HAI ve NISAD (Tıbbi Hizmetler Dairesi) tarafından ortaklaşa akredite edilmiştir.
Hangi ülkede ve hangi kurumda olursa olsun, bir merkeze başvurmadan önce dört soru yanıtlanmalıdır: Merkezin lisansı ve akreditasyonu belgelenebiliyor mu? Yoksunluk yönetimini hangi uzman yürütüyor? Kayıtlar ve yazışmalar kimlerle, hangi koşullarda paylaşılıyor? Taburculuktan sonra takip nasıl sürdürülüyor? Bu sorulardan birinin açık yanıtının alınamaması, merkezi değerlendirirken dikkate alınması gereken bir işarettir.
Karar hangi seçenekten yana olursa olsun, ilk adım bir bağımlılık uzmanıyla gizli bir ön görüşme yapmaktır; Siam Rehab ekibi de bu değerlendirmeyi yaparak uygun sonraki adımı önerebilir. Bu yazı genel bilgilendirme amaçlıdır ve tıbbi tavsiye yerine geçmez.
YAZIYI PAYLAŞ
YORUMUNUZ VAR MI?