Menenjitin teşhis edilememiş olmasına ilişkin bir malpraktis davası

Yazan Dr. Erkin Göçmen

16 Nisan 2018 |   Kategori: Hukuk / Mevzuat, Üye Yazıları Print


Bu yazımıza konu edilen olgu bir menenjit vakasına ilişkindir. Bu olguda altı aylık çocuk hasta üzerine gece saat 24:00 civarlarında yüksek ateş, ishal, kusma ve huzursuzluk şikayetleriyle özel bir sağlık kuruluşuna götürülmüş ve burada muayenesi yapılarak ilaç tedavisine başlanmıştır. Ancak şikayetleri geçmeyince hasta aynı gün akşam saat 19:20 sularında Üniversite Hastanesi Çocuk Acil Servisi’ne götürülmüş ve burada çocuk hastalıkları uzmanınca muayene edilmiştir. Başvuruda çocuğun ateşi 36,7 santigrat derece olarak ölçülmüştür. Uzman doktor tarafından söz konusu hususların çocuğun diş çıkarmasına bağlı olabileceği değerlendirilerek hastanın fizik muayenesi yapılmış ve özel sağlık kuruluşu tarafından başlanılan antibiyotiğin kesilmesi söylenerek hasta evine gönderilmiştir.

Tedaviden yaklaşık 40 saat geçtikten sonra hasta havale geçirmiş ve bunun üzerine Sağlık Bakanlığı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne götürülmüş ve buradan da aynı üniversitenin Tıp Fakültesi Acil Polikliniği’ne sevk edilmiştir. Üniversite hastanesine ikinci başvurusunda hastaya menenjit tanısı konulmuş ancak hastada meydana gelen sekel %91,33 oranında maluliyetle neticelenmiştir. Hastanın anababası üniversitesi hastanesi aleyhine tazminat davası açmışlardır.

Prematüre retinopatisine bağlı tazminat davalarında Danıştay yaklaşımı

Bu arada hastayı üniversite hastanesinde ilk muayene eden çocuk hastalıkları uzmanı hakkında görevi kötüye kullanma suçundan ceza davası da açılmıştır. Bu davada doktor hakkında düzenlenen Yüksek Sağlık Şurası raporunda “kusma ve ishal şikayetiyle gelen hastanın gerektiği gibi muayene edildiği ve kayıtların düzgün olarak tutulduğu, hastanın ilk başvurduğu tarihte menenjiti düşündürecek bir bulgunun olmadığı, kusma ve ishal şikayeti ile gelen her hastaya LP yapılamayacağı, hastaya yapılan uygulamaların tıbbi kurallara uygun olduğu” gerekçesiyle doktor kusursuz bulunmuştur.

Tazminat yargılamasında ise bu kez Adli Tıp Kurumu’ndan görüş alınmıştır. Adli Tıp Kurumu’ndan, çocuğun Üniversitesi Hastanesinde gördüğü tedavi sırada yakalandığı menenjit hastalığına davalı idarece yapılan yanlış bir teşhis veya uygulamanın sebep olup olmadığı, başka bir ifadeyle söz konusu teşhis ve tedaviye ilişkin uygulamadan veya gerekli işlemlerin zamanında yapılmamasından dolayı üniversite hastanesinin hizmet kusurunun bulunup bulunmadığının sorulmuştur.

Adli Tıp Kurumu 2. İhtisas Kurulunun raporunda özetle ” çocuğun yaşı ve klinik semptomlar dikkate alındığında söz konusu şikayetlerinden dolayı ayırıcı tanı yönünden ileri tetkiklerin yapılması gerektiği, Üniversite Hastanesinde aynı hal ve şartlarda gösterilmesi gereken özende eksiklik bulunduğu, ancak hastalığın niteliği gereği erken teşhis edilmesi durumunda da nörolojik sekellerin gelişebileceği” bildirilmiştir. Bu rapor  üzerine hastanın maddi ve manevi tazminat talebi (523.315,26 TL maddi, ve 50.000TL manevi tazminat)   2010 yılından itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte kabul edilmiştir.

Dosya, itiraz üzerine Danıştay’ın önüne gelmiştir. Danıştay olay hakkında düzenlenen Yüksek Sağlık Şurası Kararı ile Adli Tıp Raporu’nda yer alan tespitler arasında hizmet kusurunun tespiti bakımından önemli çelişkiler bulunduğu sonucuna ulaşmıştır.

Koroner by-pass sonrasında gelişen görme kaybına ilişkin malpraktis davası

Sonuçta, Danıştay, çocuğun Üniversite Hastanesi Çocuk Acil Servisine ilk müracaatında, bebeğin şikayetleri dikkate alındığında yapılan muayene ve girişimlerin tıbbi açıdan yeterli olup olmadığı, bebeğin 20 saat önce başka bir özel sağlık kuruluşunda düzenlenen ilaç tedavisinin kesilmesi ve yalnızca fizik muayene ile yetinilerek düzenlenen yeni tedavisinin tıbben doğru olup olmadığı, düzenlenen bu tedavinin bebekte gelişen menenjit ve %99 özür durumuna katkısının olup olmadığı, bebeğin ilk başvurduğu tarihteki şikayet ve bulgularına göre menenjit düşünülerek ileri tetkik, LP vb. tıbbi girişimlere başvurulmasının gerekip gerekmediği, ilk başvuru ile ikinci başvuru arasında geçen yaklaşık 40 saatlik sürenin kötü sonucun oluşumuna katkısının olup olmadığı ile varsa bunun nasıl yorumlanması gerektiği, yine bebeğin yatarak tedavi gördüğü dönemdeki tıbbi işlemlerde eksiklik bulunup bulunmadığı, varsa bu dönemdeki eksikliklerin neler olduğu ile bunların kötü sonuca katkılarının ne olduğu ve  yürütülen tıbbi süreç bir bütün olarak ele alınarak gerek hekim ve diğer sağlık çalışanlarınca yürütülen tıbbi iş ve işlemler gerekse sağlık kuruluşuna ait tıbbi, teknik ve donanımsal imkanlar bakımından herhangi bir tıbbi kötü uygulamanın bulunup bulunmadığının tespit edilmesi maksadıyla Adli Tıp Genel Kurulundan rapor alınarak sonucuna göre karar verilmesi gerektiğine karar vermiş ve  ve İdare Mahkemesi kararını bozmuştur.

YAZIYI PAYLAŞ


YORUMUNUZ VAR MI?

avatar
Araç çubuğuna atla