Obezite ameliyatları psikiyatrik bozukluk ve alkolizme neden olabilir!

Yazan Hatice Pala Kaya
23 Mayıs 2018   |    9 Temmuz 2018   |   Kategori: Sağlık Gündemi, Üye Yazıları Print

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği’nden, obezite cerrahisi, nişasta bazlı şekerler (NBŞ) ve iyotsuz tuz kullanımına yönelik önemli uyarılar geldi. Obezite cerrahisi konusunda önemli uyarılar yapan Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkanı Prof. Dr. Sevim Güllü, obezite cerrahisi yapılacak merkezlerin Sağlık Bakanlığı tarafından belirlemesi gerektiğini ve çok sıkı denetlenmesinin zorunluluk olduğunu vurguladı. Diyabet tedavisine bir alternatif gibi gösterilen obezite ameliyatlarının uzun dönemde psikiyatrik bozukluk ve alkol bağımlılığına neden olabileceğini belirten Prof. Dr. Sevim Güllü, bu ameliyatları yaptıran kişilerin bir süre sonra yeniden kilo alma riski taşıdığını hatırlattı.

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği’nin 40. kongresi Antalya’da gerçekleştirildi. Kongre kapsamında düzenlenen basın toplantısına Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Başkanı Prof. Dr. Sevim Güllü, Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Fahri Bayram, Dernek Genel Sekreteri Prof. Dr. İlhan Yetkin, Prof. Dr. Füsun Saygılı, Prof. Dr. Reyhan Ersoy, Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli ile Prof. Dr. Mustafa Sait Gönen katıldı.

Türkiye’de 615 endokrinoloji uzmanı bulunduğunu ancak hasta yükünün çok fazla olduğunu söyleyen Prof. Dr. Sevim Güllü, “Sayı olarak çok fazla değiliz ama bizi ilgilendiren hastalıkların sıklığına baktığımızda gerçekten yoğun bir hasta grubu ile ilgilenmek durumunda kalıyoruz. Endokrinolojiyi ilgilendiren konular; obezite, obezite ile ilişkili hastalıklar, diyabet, tiroid hastalıkları, lipid hastalıkları, hipertansiyon, osteoporoz gibi konular. Obezite, tüm toplumda yüzde 30 sıklığında görülen bir durum.

Bariatrik cerrahi (obezite ameliyatı) nedir, kimlere uygulanır?

Diyabet yine yüzde 15 sıklıkta. Tiroid hastalıkları, hastanın tipine göre değişmekle birlikte yüzde 30’ları buluyor. Hipertansiyon yüzde 40 civarında” dedi.

Prof. Dr. Fahri Bayram: Obezite cerrahisi moda olmamalı

Son dönemde güncel konulardan olan obezite cerrahisine yönelik değerlendirmelerde bulunan Prof. Dr. Fahri Bayram, “Obezite çeşitli kanallardan suistimal ediliyor. Günümüz yaşam biçimine bağlı olarak obezite artıyor. Bu işin riskli bir tarafı da çocukluk çağından itibaren obezite artıyor. En tehlikeli, en riskli olan yönü de bu. Yıllar önce, yaklaşık 20 sene önce Kayseri’de yaptığımız bir çalışmada çocuklarda obezite oranı %8-10’du. Yakın dönemde yaptığımız çalışmada çocukluk çağındaki obezite oranı %25’lere çıkıyor. Bu çok daha büyük bir tehlike arz ediyor” dedi.

Obeziteye bağlı olarak kalp krizi, şeker, lipid bozukluklar ve çok sayıda hastalığın arttığını anlatan Prof. Dr. Bayram, çok etkili bir ilacın olmaması nedeniyle “obezite cerrahisinin” sorunu çözer gibi görülmeye başladığını kaydetti. Vücut kitle indeksi 40’ın üzerinde, tedavi ile kilo verememiş, bir psikiyatrik bozukluğu, herhangi bir endokrinolojik bozukluğu, hormonal bozukluğu olmayan kişilere, uygun bir merkezde bu ameliyatın yapılabileceğini belirten Prof. Dr. Bayram, vücut kitle endeksi 35’in altında olan hastalarda ise ciddi diyabet, kalp hastalığı, koroner arter hastalığı varsa ameliyat yapılabileceğini söyledi.

Her obez hastanın tek tedavisi ameliyat değil

Prof. Dr. Bayram, cerrahi yaklaşıma yönelik şu bilgileri verdi: “Endokrinologlar olarak ameliyata karşıyız. Obezite ameliyatlarının seçilmiş vakalarda, bu konuda deneyimli cerrahlar tarafından ve her şeyden önemlisi yeterli hekimin ve obezite cerrahisi için uygun donanımın olduğu merkezlerde yapılması lazım. Burada özellikle dikkat çekiyorum, her obez hastanın tek tedavisi ameliyat mı? Kesinlikle hayır. Belli kriterlere uyan hastalarda ameliyat yapılacak ama ameliyat yapılmadan önce hasta kapsamlı bir endokrinolojik muayeneden geçecek.”

“Kılavuza uyulmalı”

5 ayrı psikiyatri ilacı kullanan bir kişinin dahi ameliyat edildiği bilgisini veren Prof. Dr. Fahri Bayram, Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği Obezite Çalışma Grubu tarafından obezite cerrahisine yönelik bir kılavuz hazırlandığını ve buna mutlaka uyulması gerektiğini kaydetti. Prof. Dr. Bayram, “Bizim kılavuzumuzda diyor ki, psikiyatrik bozukluğu olan hastaya ameliyat yapılmaz. Bu konu bazı meslektaşlarımız tarafından maalesef suiistimal ediliyor. Gereken hastaya ameliyat yapılır ama bazı kriterler mutlaka olacak.

Toplum sağlığını tehdit eden obezite sağlık harcamalarını da %22 artırıyor

Bunlardan birincisi, hasta iyi bir endokrinolojik muayeneden, iyi bir psikiyatrik muayeneden, iyi bir kontrolden geçecek, bunlardan sonra ameliyat yapılacak. Cerrahın tecrübesi de çok önemli. Bu ameliyatı çok iyi ve etik şartlarda yapan cerrahlar var. Hepsinden önemlisi, ameliyatı yaptım, iş bitti diye bir durum söz konusu değil. Yoğun bakımıyla, kısa ve uzun dönem takibiyle, diyetisyeniyle çok iyi bir ekibin olması gerekiyor. Maalesef bunlar Türkiye’de çok sınırlı ve hastalar kaybedilebiliyor” dedi.

Obezite ameliyatından sonra bazı hastalar tekrar kilo alıyor

Ameliyattan sonra ömür boyu takip gerektiğini hatırlatan Prof. Dr. Fahri Bayram, ameliyat sonrası yüzde 1’in altında ölüm görüldüğünü bildirdi. Ameliyat sonrası 3-5 yıl içinde takibin bırakıldığını bunun yeniden kilo almalara yol açtığını bildiren Prof. Dr. Bayram, “Hastaların tekrar hastaneye yatma oranları ortalama yüzde 30, tekrar ameliyat olma oranı yüzde 20’ler civarında. Karın ağrısı ve ishal önemli sorunlar.

Reflü, çeşitli ülserlerin gelişmesi, çeşitli besin eksiklikleri bunlar hep basit gibi gördüğümüz yan etkiler ama önemli sağlık problemlerine neden olabiliyor. Bazı hastalarda belli bir süre sonra tekrar kilo alma durumu oluyor. Beş yıldan sonra kilo alma oranları belirgin olarak artıyor. Uzun dönemde safra kesesi taşı, böbrek taşı gibi iki tane önemli risk var. Yine uzun dönemde psikiyatrik bozukluklar, alkol bağımlılığı ve karakter değişikliği gibi problemler ortaya çıkıyor. Bunlar hep dikkatten kaçan konular” bilgisini verdi.

SKG’ daki kayıtlı ameliyatların iki katı özel ameliyat yapılıyor

Prof. Dr. Fahri Bayram, SGK tarafından kayıtlı olan obezite ameliyatları hakkında bilgi sahibi olunduğunu ancak özel sektörde kendi ücretini ödeyerek yapılanlar hakkında bilgi alınamadığını belirterek, SGK kayıtlarında dahi obezite cerrahisi sayılarında ciddi artışlar gözlendiğini; özeldeki ameliyatların bunun iki katı olarak alınabileceğini vurguladı.

Prof. Dr. Fahri Bayram, 2016 verilerine göre Türkiye’de 10 binin üzerinde obezite ameliyatı uygulandığını, 2017 yılı sonuna kadar ise bu rakamın yaklaşık 18 bin civarında olduğunu söyledi. Prof. Dr. Bayram, yapılan bariatrik operasyon sayısıyla ilgili şu bilgileri verdi: “Sağlık Bakanlığı ve üniversite hastanelerinden Sosyal Güvenlik Kurumuna kayıtlı, geçen yıl 10 bin 202 ameliyat yapılmış. Bu konuda ilk sırada 2 bin 61 ile Elazığ yer almaktadır. İstanbul’da bin 659, Adana’da bin 11, İzmir’de 990, Ankara’da 720, Samsun’da 681, Antalya’da 521, Malatya’da 446, Balıkesir’de 419, Bursa’da 345, Sakarya’da 105, Gaziantep’te ise 103 ameliyat yapılmış.”

Sağlık Bakanlığı obezite cerrahisi yapılacak merkezleri belirlemeli

Obezite cerrahisinin basite alınmaması gerektiğini belirterek Sağlık Bakanlığı’nın bu konuda inisiyatif alması gerektiğini söyleyen Prof. Dr. Güllü şunları kaydetti: “Ameliyat kararıyla gelen hasta ile konuşup, gerçekleri anlattığımız zaman vazgeçtiği de çok oluyor. Biz gerçekten ihtiyacı olanlara bu ameliyat yapılsın diyoruz. Elbette yapıldığı yer önemli.

Sonuçta yapılan ameliyat basit, tüp mide ameliyatı. Bu ameliyatlar kolay ameliyatlar fakat uzun dönem içerisinde pek çok problemle karşılaşıyoruz. Obezite cerrahisi alanında etik ihlaller yapılıyor ve bu alan bir rant alanı gibi görülüyor. Kriter olarak sadece ameliyatı yapan cerrah değil, bir ekip gerekliliğinin farkına varılması, ekibin hazır olduğundan emin olunması gerekiyor ama bunu hasta bilemez. O yüzden biz diyoruz ki; obezite cerrahisi yapılabilecek merkezlerin tanımlanması ve tanımlanan özellikte merkezlere izin verilmesi lazım. En önemlisi bu. İyi merkezleri Sağlık Bakanlığı aracılığıyla devlet belirleyecektir. ”

Nişasta bazlı şeker içeren gıda ürünlerine uyarı yazılması gündemde

Sağlık açısından tartışılan konulardan biri olan nişasta bazlı şekerlere (NBŞ) yönelik bilgi veren Prof. Dr. İlhan Yetkin, şeker kelimesinin aldatıcı olduğunu, bahse konu maddenin fruktoz olduğunu hatırlattı. “Nişasta bazlı şekerler dediğimizde temel iki çeşidi var. Bunlardan biri yüzde 42 fruktoz, diğeri yüzde 55 fruktoz içeriyor. Yüzde 55 fruktoz içereni çok riskli, burada bir sorun oluyor” diyen Prof. Dr. Yetkin, yüzde 55 oranında fruktoz içeren şekerin her türlü hazır gıdada, pasta ve şekerlemelerde kullanılabildiğini bu nedenle çok geniş bir yelpazeden alınabildiğini anlattı. Prof. Dr. Yetkin, NBŞ’lerin normal şekerlere göre iki kat daha tatlı olduğunu ve ucuz olması nedeniyle endüstriyel gıda üreticileri yanında pastane vb. esnaf düzeyindeki imalatçıların da kullandığını vurguladı.

Gebelerin tüketmesi halinde anne karnındaki bebeğe de NBŞ’nin geçtiğini, bebeğin tat duyusunun da olumsuz yönde etkilendiğini belirten Prof. Dr. Yetkin şu bilgileri verdi: “Glikozdan (klasik şeker) farklı olarak NBŞ fazla tüketildiğinde ürik asit denilen maddenin artışına neden olarak, gut hastalığına yol açabiliyor. İnsülin sekresyonuna neden olmadığı için leptin hormonunu da etkilemiyor, dolayısıyla da tokluk duygusu yaratmıyor ve ne kadar yediğinizin farkında olamıyorsunuz. Pastaneye gittiğinizde bir tane pasta yiyorsunuz, doymuyorsunuz, ikinciyi de yemek istiyorsunuz.

Bu madde çok ilginç bir şekilde barsak geçirgenliğini artırıyor. Barsaklarımızdaki floranın değişikliğine neden oluyor. Barsak geçirgenliğini artırdığı için barsağın içindeki bazı toksik maddelerin karaciğere geçmesine, o nedenle de karaciğerde yağlanmaya neden oluyor ki, toplumdaki karaciğer yağlanma oranları yüzde 30’ların üzerinde. Ve bunların birçoğunda, yağlanmanın akabinde karaciğerde sertleşme ortaya çıkıyor ve giderek siroza neden oluyor. Obeziteye, şişmanlığa, insülin direncinde artışa ve şeker hastalığının ya da diyabetin artışına neden oluyor.”

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulu: Nişasta bazlı şeker kansere zemin hazırlıyor

Araştırmalarda NBŞ içeren gıda ürünlerinin üretiminde cıva bulaşının yüksek olarak belirlendiğini de vurgulayan Prof. Dr. Yetkin, bunun da dikkat çekici olduğunu kaydetti.
Avrupa Gıda Güvenliği otoritesinin (EFSA) toplam şeker miktarının düşürülmesi yanında, fruktozun mutlaka ve mutlaka toplam miktarın %20’nin altında tutulması gerektiği yönündeki uyarısını da hatırlatan Prof. Dr. Yetkin, “Dolayısıyla NBŞ’ler konusunda dikkatli olunması ve kontrollü şekilde tüketilmesi lazım. Toplumu uyarmak zorundayız” dedi.

NBŞ’lerin tüketiminin azaltılması konusunda sadece Türkiye’de değil, küresel olarak çeşitli arayışlar olduğunu belirten Prof. Dr. Yetkin, gıda ambalajları üzerine uyarı yazılmasının önerilen çözümlerden biri olduğunu belirterek, “Sanayinin bu konuda aşırı kar yapma isteği ve gıda sektöründe kontrolsüz bir tüketim var. Bakanlıkta yapılan çalışmaya en önemli katkılarımızdan birisi de gıdaların üzerine “NBŞ’den yapılmıştır”, “glikozdan yapılmıştır” ibarelerinin yazılmasıdır. Bunu istedik. Bu ürün NBŞ içermektedir, NBŞ’den oluşturulmuş bir tatlıdır ya da gıdadır, ya da içecektir diye yazılacak” dedi.

Prof. Dr. Yetkin, küresel olarak çabalar da bulunduğunu anlatarak, “Başka ülkelerde NBŞ’lere dönük alınmış önlemler de var. Avrupa Birliği ülkelerine bakalım. Örneğin; Almanya’da kota yüzde 1.9’a indirildi. İngiltere’de şekere karşı bir mücadele olduğunu biliyoruz. Dernek olarak davet edildiğimiz ve diyabet çalışma grubu olarak katkı verdiğimiz Avrupa Parlamentosundaki bir toplantıda, şekere karşı vergi konulması tartışıldı. Bu tartışmalar tek boyutlu olmadığı için henüz hızlı karar almak çok zor oluyor” dedi.

Sinsi katil Osteoporoz

Osteoporoz hakkında bilgi veren Prof. Dr. Sevim Güllü ise, toplumun çok üstünde durmasa da ölümlere neden olması nedeniyle bu hastalığı “sinsi katil” olduğunu kaydetti. Prof. Dr. Güllü, osteoporozun kadın hastalığı zannedilmesinin önemli bir yanlış olduğunu vurgulayarak, “Sıklığına baktığımız zaman 50 yaş üstünde kadınlarda yaklaşık yüzde 13, erkeklerde de yaklaşık yüzde 8 oranında görülüyor yani hiç azımsanacak rakamlar değil.

Özellikle de erkeklerin kendini muaf tutması, kemik erimesini sanki kadınlara has bir olaymış gibi algılaması da yine tanı almalarını geciktiriyor. Türkiye’de yıllık olarak 24 bin kalça kırığı oluştuğunu biliyoruz. Yaşlanmayla birlikte artıyor. Kırıkların bize maliyeti yıllık 72 milyon dolar. 2050 için de 205 milyon dolar gibi bir projeksiyon yapılmış ama ben bunun çok daha üstünde seyredeceğini düşünüyorum” bilgisini verdi.

Diyabet artışının nedeni endokrin bozucular, endüstriyel gıdalar değişmeli

Kırıkların sosyal yönünün de bulunduğunu belirten Prof. Dr. Güllü, hareket kabiliyetini yitiren kişilerin bakımının zor olduğunu, yardıma bağımlı hale geldiğini anlattı.
Prof. Dr. Güllü, beslenme, hareketlilik, D vitamininin dengelenmesi, az tuz tüketimi, kemik direncini azaltan ilaçlara yönelik bilgi sahibi olunması gerektiğini belirtti.

Endokrin bozucularla temas mümkün olduğunca azaltılmalı

Prof. Dr. Reyhan Ersoy, günümüz yaşam biçiminde endüstriyel ürünlerin her yerde olduğunu ve kaçınmanın mümkün olmadığını vurguladı. Buna karşılık mümkün olduğunca az temas edilmesi yönünde bir yaklaşım belirlenebileceğini anlatan Prof. Dr. Ersoy, şunları söyledi: “Endokrin bozucu, sağlıklı bir organizmada vücuda girdikten sonra endokrin sistemin çalışmasını etkileyerek, birtakım fonksiyon bozukluklarına yol açan, bununla da kalmayıp, nesillere aktarılan değişikliklere neden olan çeşitli maddeler ya da madde karışımlarıdır.”

Endokrin bozucular kaynaklı hastalık artışının son 20 yıldır ciddi boyutlara geldiğini belirten Prof. Dr. Ersoy, “Burada önemli olan şey, bunlardan maksimumda korunmak. Pek çok çalışma yapılmış, hala da yapılmakta. Dünya Sağlık Örgütü’nün özellikle 2012 yılındaki raporundan sonra, çok daha ilgi çeken bir konu haline gelmiştir endokrin bozucular. Özellikle çağın hastalığı olan obezite üstündeki etkilerinin ortaya çıkmasından sonra, pek çok ülkede obezite ile mücadele çalışmalarında, çevre kirliliğine karşı mücadele bir sağlık politikası olma yolunda. Umarım ülkemizde de obezite, diyabet gibi hastalıkların mücadelesinde oluşturulan sağlık politikalarının bir parçası olarak çevre kirliliği ile mücadelede gündeme gelir. Tabii burada çocuklarımız, anne karnındaki bebekler çok daha risk altındalar. Çünkü sizin için etkisiz olabilecek dozdaki bir endokrin bozucu, o çocukların, embriyonun gelişiminde çok çok önemli sonuçlara yol açabiliyor” dedi.

Endokrin Hipertansiyon ilişkisi

Hipertansiyonun Türkiye’de sıklıkla gözlendiğini anlatan Prof. Dr. Füsun Saygılı da “Hipertansiyonun tedavisi mümkün. Birtakım ilaçlar kullanılıyor ve kan basıncı düşüyor. Eğer biz bu 10 vakadan 1’inde görülen kan basıncı yüksekliğinin nedenini bulursak ve onu ortadan kaldırırsak, o zaman o kişinin ilaç kullanmasına gerek kalmıyor. Çünkü tansiyon yüksekliği çözülmüş oluyor” dedi.

Aileden kaynaklı olarak genç yaşlarda hipertansiyon görülebildiğini de vurgulayan Prof. Dr. Saygılı, aile öyküsü olmayan kişilerdeki hipertansiyonun hormonal olabileceğini belirterek, “Aile öyküsü olmayan, annesinde, babasında, kardeşlerinde kan basıncı yüksekliği olmayan ya da orta yaş değil de daha genç olan bireylerin sekonder hipertansiyon, endokrin, hormonal hipertansiyon yönünden araştırılması lazım. Bunun için yapılacak testler arasında özellikli durumlar var. Kanda örneğin potasyum bakmak, 24 saatlik idrar toplayıp bazı işaretlere bakmak, bazı hormonlara bakmak endokrin hipertansiyonu ortaya çıkartmakta işe yarıyor” bilgisini verdi.

Önlenebilir zeka geriliğinin en önemli nedeni iyot eksikliği

Prof. Dr. Mustafa Sait Gönen, iyot eksikliği nedeniyle ortaya çıkan rahatsızlıkların dünya için hala önemli olduğu bilgisini verdi. “Önlenebilir zeka geriliğinin en önemli nedeni iyot eksikliği” diyen Prof. Dr. Gönen, tiroid bezinin vücudun hormon dengesi için büyük önem taşıdığını hatırlattı. Prof. Dr. Gönen, “Tiroid hormonlarının üretimi için iyot gerekli elementtir. Yeterli iyot alımı normal büyüme ve gelişme için elzemdir. İyot eksikliği yetersiz tiroid hormonu üretimine yol açarak tiroid hastalıklarına sebep olabilir” diye konuştu.
Sofra tuzlarının iyotlanması yönündeki dünya programlarının devam ettiğini belirten Sait Gönen, Türkiye’nin orta derece iyot eksikliği bölgesinde olduğunu vurguladı.

Prof. Dr. Gönen, “Sofra tuzlarının zorunlu olarak iyotlanması ile problem şehir merkezlerinde önemli ölçüde çözülmüştür, ancak problemin özellikle kırsalda devam ettiği düşünülmektedir. TEMD olarak ülke çapında rafine iyotlu sofra tuzu tüketimini önermekteyiz.Yoksa rafine edilmeyen, içeriği net olarak bilinmeyen veya diğer katkı maddelerinin doğal veya artifisyel olarak eklendiği, kaya tuzu, gourmet tuzları gibi tuzların kullanılmasını önermemekteyiz” dedi.

Türkiye’de 20 yaş ve üzeri her 7 kişiden biri diyabetli

2010 yılında yapılan TURDEP çalışmasının verilerine dikkat çeken Prof. Dr. Oğuzhan Deyneli, Türkiye’de 20 yaşından büyük her 7 kişiden birinin diyabetli olarak tespit edildiğini ve bu hastaların yarısının da bunun farkında olmadığınu belirtti.

Türkiye’de en sık görülen hastalıklardan biri olan diyabetin kontrol edilmesinin büyük önem taşıdığını anlatan Prof. Dr. Deyneli, “Kronik hastalıklar eğer iyi kontrol edilmezse, vücudumuza beklenmedik ek zararlar verebilir. Bunlar arasında diyabetin gözler, böbrekler, sinirlerimiz, kalp damar sistemimizde yaratabileceği hasarlar gibi bilinen komplikasyonların yanı sıra, yüksek kan şekeri seyrinin zayıflattığı savunma sistemimizin de zaman zaman hayatı tehdit edebilecek istemediğimiz sorunlara da yol açabileceğini unutmamak gerekiyor. Özellikle kış aylarında önemli bir sorun olan grip, zatürre gibi hastalıklar günümüzde özellikle uygun aşılama ile önlenebilecek hastalıklardır.

Prof. Dr. Ceyhan uyardı: Aşı karşıtı konuşanların hepsinin çocukları aşılı

Diyabetli bireylerde özellikle kan şekeri kontrolsüz seyreden, sağlığı çeşitli nedenlerle bozulmuş diyabetlilerde hem daha sık hem de karşılaşıldığında daha şiddetli bir seyir izleyebilmektedir” dedi.

Aşı konusu tartışmaya açık değil

Prof. Dr. Deyneli, uluslararası sağlık otoritelerinin diyabetli hastalara influenza, hepatit B ve pnömokok aşılarının yapılmasını önerdiğini belirtti. Çocukluk çağı aşıları hakkındaki son zamanlarda sıkça medyada yer alan tartışmalara da değinen Prof. Dr. Deyneli, aşılamanın hastalıkları önlediğini ve bunun tartışmaya açık bir konu olmadığını vurguladı.

YAZIYI PAYLAŞ


YORUMUNUZ VAR MI?

avatar
Araç çubuğuna atla