
Prostat kanserinin her hastada farklı seyrettiğini belirten Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Gürler, tüm vakalara aynı yöntemin uygulandığı standart tedavi döneminin geride kaldığını söyledi. Modern tıpta temel amacın “doğru hastaya, doğru zamanda, doğru tedaviyi vermek” olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Gürler, tümör biyolojisine ve genetik haritaya özel çözümler sunan “Kişiselleştirilmiş Tıp” dönemi sayesinde yaşam sürelerinin belirgin şekilde uzadığını ve metastatik hastaların dahi süreçlerinin kronik bir hastalık gibi yönetilebildiğini kaydetti.
Türk Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) tarafından “15 Eylül Dünya Prostat Kanseri Farkındalık Günü” kapsamında düzenlenen basın toplantısında, prostat kanserinin toplum sağlığı açısından önemi, erken tanı, risk gruplarında tarama, genetik profilleme ve yeni tedavi seçenekleri değerlendirildi. Johnson & Johnson firmasının koşulsuz desteğiyle gerçekleştirilen toplantıda, Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tülay Eren ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Onkoloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Fatih Gürler konuşmacı olarak yer aldı.
Prof. Dr. Başar: Prostat kanserinde erken tanı ve tedavi ile başarı %90’ların üzerinde
Toplantının açılış konuşmasını yapan Türk Tıbbi Onkoloji Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. Tülay Eren, prostat kanserinin Türkiye’de erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türü olduğuna dikkat çekerek, güncel verileri paylaştı:
“Ülkemizde her yıl 19 bin erkeğe prostat kanseri tanısı konulmakta ve yaklaşık 5 bin erkek bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Başka bir ifadeyle Türkiye’de her gün 50 erkeğe prostat kanseri tanısı konulmakta ve yaklaşık 13 erkek bu hastalık nedeniyle yaşamını yitirmektedir. Bu rakamlar bize prostat kanserinin sadece bireysel bir hastalık olarak değerlendirilmemesi gerektiğini, önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu göstermektedir.”
Prostat kanserine yol açan risk faktörlerine değinen Doç. Dr. Eren, hastalığın 65 yaş üstü erkekler için ciddi bir sağlık sorunu olduğunu, 40 yaşın altındaki erkeklerde nadir görülse de 50 yaşından sonra görülme riskinin hızla artmaya başladığını belirtti. Yaş, genetik yatkınlık, kimyasal maruziyetler ve yanlış beslenmenin hastalığın ortaya çıkmasında önemli rol oynadığını kaydeden Doç. Dr. Eren, beslenme ve mesleki riskler hakkında şu bilgileri verdi:
Prostat Kanseri Genç Yetişkinlerde de Hızla artıyor! Çözüm Düzenli Tarama ve Erken Teşhis
“Ultra işlenmiş gıdaların içindeki kimyasallar tüm kanserlerde olduğu gibi prostat kanserine de neden olabilir. Mesela; meslek olarak itfaiye erlerinde, mobilyacılarda, metal işçilerinde, tarım ilacına fazla maruz kalan kişilerde kimyasallar nedeniyle prostat kanserinin biraz daha fazla görüldüğünü biliyoruz. Bütün kanserler için konuşmamız gerekirse Akdeniz tipi beslenme, sağlıklı beslenme ve obeziteye neden olmayacak şekilde beslenme kanserden koruyucu beslenme şeklidir.”
Hastalığın sık idrara çıkma ve idrarda kan görme gibi belirtilerle ortaya çıkabileceğini ancak erken evrede çoğu zaman hiçbir belirti vermeyebileceğini hatırlatan Eren, tanı anındaki evrelerin tedavi başarısındaki kritik rolünü vurguladı:
“Sık idrara çıkma ve idrarda kan görme en sık karşılaştığımız bulgular. Ama maalesef hiçbir bulgusu olmayan bir hastada da prostat kanseri olabilir. Hastaların ileri evrede tespit edilmesi yüzde 9 civarında. Düşük oranda yaygın metastatik haliyle tanı konuyor ve bu nedenle de tedavi şansı oldukça yüksek oluyor. Prostat kanserinde diğer kanserlerde olduğu gibi erken tanı çok önemli. Yüksek riskli bireylerin 45 yaşından sonra mutlaka doktor kontrolünde taramaya alınması gerekir. Çünkü erken tanıda neredeyse yüzde 90’lara varan tedavi yanıt oranları mevcuttur.”
Biyokimyasal bir kan testi olan PSA’nın (Prostat Spesifik Antijen) tanıda en sık kullanılan yöntem olduğunu ifade eden Doç. Dr. Eren, bu testin kansere özgü bir parametre olmadığını belirterek test sonuçlarının doğru yorumlanması gerektiğine değindi.
Doç. Dr. Eren, “Kanda baktığımız PSA testi çok kolay bir yöntem, bütün hastanelerde kolaylıkla bakılıyor. Ama kansere spesifik bir test değil. Kanser dışında enfeksiyon gibi başka nedenlerle de arttığını unutmamak lazım. Belki halkımıza vereceğimiz en önemli mesajlardan biri şu olabilir; her PSA yüksekliği eşittir prostat kanseri değildir” dedi.
Türkiye’de prostat kanserine yönelik rutin bir ulusal tarama programının bulunmadığını belirten Eren, meme, rahim ağzı ve kolon kanserlerinde uygulanan ulusal tarama programlarından farklı olarak prostat kanserinde risk değerlendirmesine dayalı yaklaşımın önem taşıdığını söyledi.
Prof. Dr. Halil Başar: Prostat Kanserinde Hedefli Biyopsiyle Erken Tanı İmkanı Arttı
Aile öyküsü ve genetik yatkınlığın prostat kanseri açısından kritik rol oynadığını vurgulayan Doç. Dr. Eren, risk gruplarına göre izlenmesi gereken takvimi detaylandırarak, şunları söyledi: “Prostat kanseri için ülkemizde rutin bir ulusal tarama programı yoktur. Riskli bireylerde, özellikle doktor kontrolünde 50 yaşın üzerinde, hastanın öyküsünü alarak prostat kanseri taramasını yapabiliriz. BRCA gen mutasyonuna sahip bireylerde, yani ailesinde pankreas, meme, over veya prostat kanseri olan yüksek riskli kişilerde tarama programının 45 yaşından sonra bazı özel durumlarda ise 40 yaşından itibaren doktor kontrolünde başlatılması gerekmektedir.”
Prostat kanserinde kişiselleştirilmiş tıp uygulamalarına ilişkin ayrıntıları paylaşan Doç. Dr. Fatih Gürler ise, her hastaya aynı uygulamanın yapıldığı standart tedavi anlayışının yerini hastaya özel planlamalara bıraktığını açıkladı. Her hastanın prostat kanserinin seyrinin farklı olduğunun altını çizen Gürler, “Hastalığın risk skoruna ve evresine göre farklı tedavi seçenekleri belirlenir. Bazı hastalarda prostat kanseri çok yavaş ilerler ve hatta hiçbir sağlık sorununa yol açmayabilir. Bu hastalarda hemen tedavi başlamak yerine ‘aktif izlem’ dediğimiz yöntemle hastayı takip edebiliriz. Amacımız; her hastaya aynı tedaviyi başlamak değil, doğru hastaya, doğru zamanda, doğru tedaviyi vermektir” diye konuştu.
Prostat kanserinde yeni nesil tedavi seçeneklerine de değinen Doç. Dr. Fatih Gürler, özellikle ileri evre prostat kanserinde son yıllarda çok önemli gelişmelerin yaşandığını kaydetti. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği olarak bu süreçleri çok yakından takip ettiklerini belirten Gürler, geçmiş yıllara kıyasla hastalara çok daha geniş bir tedavi yelpazesi sunabildiklerini aktardı.
‘Türkiye Prostat Kanseri Haritası Çalışması’nın sonuçları açıklandı
Geçmiş yıllarda ileri evre hastalar için tedavi seçeneklerinin daha sınırlı olduğunu hatırlatan Doç. Dr. Gürler, günümüzde yeni nesil hormonal tedaviler, kemoterapi kombinasyonları, moleküler hedefli tedaviler ve hatta son yıllarda geliştirilen radyoligand tedaviler sayesinde hastalara çok sayıda seçenek sunabildiklerini dile getirdi.
Son yıllardaki en önemli gelişmelerden birinin kanser tedavisinin giderek kişiselleştirilmeye başlaması olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Fatih Gürler, konuşmasını şöyle sürdürdü: “Eskiden ağırlıklı olarak kanserin hangi organda başladığına, hangi evrede olduğuna göre çoğu kez aynı tedaviyi verirken, şu an hastanın kanser hücresindeki biyolojik ve genetik özelliklerini de araştırıp buna uygun tedavilere ulaşabiliyoruz. Uygun hastalarda bu hedefe yönelik tedaviler artık hastalar için çok umut vadediyor. Yani aynı evrede prostat kanseri olan iki hastanın tedavisi artık aynı değil, kişiselleştirilmiş tedavi ön planda.”
Prostat kanserine neden olan genetik hasarlardan biri olan BRCA mutasyonu tespit edilen hastalarda hedefe yönelik akıllı ilaçların (PARP inhibitörleri) kullanıma girdiğini belirten Doç. Dr. Fatih Gürler, yeni nesil tedavilerin sağkalım üzerindeki etkisini değerlendirdi. Gürler, “Metastatik prostat kanseri bazında baktığımızda, eskiden genel sağkalımda 2-3 yıllardan bahsederken şu an bu tedavilerle sağkalımın 5-6 yılın üstüne çıktığını net olarak söyleyebiliriz. Hastalık bazı gruplar için kronik bir seyir kazanmış durumdadır” dedi.
Halk arasında atom tedavisi olarak bilinen Lütesyum-177 gibi radyoligand uygulamalar hakkında da bilgi veren Doç. Dr. Fatih Gürler, bu yöntemin prostat kanseri tedavisinde prostat kanseri hücrelerini doğrudan hedef alan çok etkili bir tedavi olduğuna işaret etti. Lutesyum-177 tedavisinin oldukça önemli ve güçlü bir tedavi yöntemi olduğunu belirten Gürler, bu tedavinin en yaygın yan etkisinin kan hücrelerinin düşmesi olduğunu ifade etti. Kemik iliği üzerinde yaşanan yan etkilerin konunun uzmanınca tedavi edilebildiğini ve hastaların bu yöntemden korkmamaları gerektiğini anlatan Doç. Dr. Gürler, Türkiye’de Lutesyum-177 tedavisinin sosyal güvenlik kurumunca karşılandığını ve uygun merkezde başarılı bir şekilde yapıldığını vurguladı.
Sosyal medyada yer alan mucizevi tedavi iddialarına karşı uyarılarda bulunan Doç. Dr. Fatih Gürler, kontrolsüz bitkisel ürün kullanımının hayati tehlike yarattığını vurgulayarak, şunları söyledi: “Bir ürünün doğal olması, onun etkili veya zararsız olduğu anlamına gelmez. Bitkisel ürünler kullandığımız kanser ilaçlarıyla etkileşebilir, tedavinin etkinliğini bozabilir veya organ hasarlarına yol açabilir. En önemlisi, bilimsel tedavilerin geciktirilmesine sebep olur. Türk Tıbbi Onkoloji Derneği olarak bilimsel dayanağı olmayan yöntemlerle hastaların sağlığını tehdit eden kişi ve kurumlarla hukuki mücadelemiz sürmektedir.”
YAZIYI PAYLAŞ
YORUMUNUZ VAR MI?