Kadınlarda ve erkeklerde en sık görülen kanser türleri ve tedavileri

Kategori: Kanser, Onkoloji Print

Dünyada her yıl 14 milyon insanın kansere yakalanmakta ve 8 milyon kişi kanser nedeniyle hayatını kaybedilmekte. 2025 yılında 15-20 milyon kişinin kanser nedeniyle kaybedileceği beklenmektedir. Ancak kanser karşısında çaresiz değiliz. Aslında kanser önlenilebilir, erken tanınabilir veya tedavi edilebilir bir hastalıktır. Önlenilebilir çünkü; kansere neden olan sigara, gıda katkı maddeleri, yanlış beslenme, hareketsiz yaşam, hava kirliliği, radyasyon, çeşitli toksinler ve genetik etkenler bilinip önlem alınabilir. Erken tanınabilir çünkü; sık görülen kanser türleri için var olan tarama yöntemleri konusunda toplum bilinçlendirilip erken tanı sonrası kanser nedeniyle ölüm azaltılabilir. Tedavi edilebilir çünkü; teknolojideki gelişmeler ve hedefe yönelik tedaviler sonucu kanser tedavisindeki başarı oranları %20’lerden %70’lere ulaşmıştır.

Kansere karşı önlem almak için öncelikle erkek ve kadınlarda sık görülen kanser türleri olan; deri, baş – boyun, akciğer, meme, sindirim sistemi, mide, kadın üreme organı, böbrek, idrar torbası ve erkek üreme organları kanserleri, lösemiler (kan kanserleri), lenfomalar, kemik ve yumuşak doku, beyin tümörleri, ve çocukluk çağı kanserleri hakkında bilgi sahibi olmak için gerekli erken tarama testlerini yaptırmak gerekmektedir.

Kadınlarda en yaygın kanser nedeni obezite, erkeklerde ise sigara!

Deri kanseri

Beyaz ırkta deri kanseri diğer organların kanserlerinin tümünün toplamından daha fazla görülür. Beyazlarda deri kan­seri siyahlardan 70 kat fazla görülür. Erkeklerde kadınlardan 2 kez fazla görülür. Erkeklerde kadınlardan 2 kez fazla görüldüğü halde her iki cinste de kanser sıralamasında birinci sırada yer alır. 65 yaşın üzerinde insanların %50’sinde bir, 25’inde ise birden fazla kanser odağı oluşabileceği beklenmektedir.

Deri kanserinin nedenleri

  1. Güneş ışığı (ultraviyole), bağışıklık sistemi ve derinin ko­ruyucu pigmenti olan melanin deri tümörleri oluşumunda bir denge oluştururlar. Vücudun güneşe en çok maruz kalan bölgelerinde (baş, boyun, eller) deri kanseri sık olarak görülür. Yassı hücreli deri kanseri baş ve boyunun en çok güneş alan kısımlarında yoğun olarak görülür. Güneş altında çalışan çiftçi, denizci, bahçıvanlarda, gömleksiz olarak güneş altında çalışan erkeklerin gövdelerinde ve şoförlerin el ve ön kollarında sık görülmesi bu nedenledir. Açık renk saçlı, mavi gözlü ve güneş altında bronzlaşamayıp çiller oluşturan kişilerde ve albinolarda (doğuştan pigment yoksunu olanlar) çok sayıda ve hızlı ilerleyen deri kanserleri gelişir. Stratosferdeki ozon tabakası 280-320 nm ve daha düşük dalga boylu ultraviole ışınlarını tutar, yeryüzüne ulaşmasını engeller. Kanserojen etki bu dalga boyuna sınırlıdır. Bu nedenle ozon tabakası deliği deri kanseri açısından çok önem taşımaktadır. Ozonun her %1’lik azalması yeryüzüne ulaşan ult­raviyolenin %2 artışına bu da melanom dışı deri kanserinde 4 artışa neden olmaktadır.
  2. Kimyasal kanserojenler olan zift, parafin yağı, arsenik deri için kanserojendir.
  3. Viral ajanlar: İnsan papillomavirus tip 5 displastik siğillerde saptanır. Virüsün genomu bu lezyondan gelişen deri kan serlerinde saptanmıştır. Bu nedenle bu virüsün insanlarda kan serojen olma olasılığı yüksektir. Virüsün varlığı yanı sıra ultraviyoleden etkilenmek ve hücresel bağışıklık bozulması da gereklidir.

Şekilsiz büyüyen benler ne zaman cilt kanseri belirtisidir?

Deri kanserlerinin ancak küçük bir bölümü güneş ışığı dışında nedenlerle oluşur. Melanom dışı deri kanserlerinin %80’i bazal hücreli kanserlerdir. Erken tanı konulup, tedavi edilirlerse tam iyileşme olur. Lenf yolu ile yayılım çok nadir olur. Yassı hücreli kanserler %20 oranda görülür. Erken tedavi ile tam iyileşme olsa da yayılma olasılığı vardır. Deri kanserlerinden ölümler bu tipte görülür. Tanı fizik muayene ve biopsi ile konur. Şüpheli lezyonlar şöyle özetlenebilir.

Deri kanserinin belirtileri

  1. Arada sırada kanayan ama iyileşmeyen veya kanayan bir ülser,
  2. Güneşe bağlı keratozun kanaması, ülserleşmesi, düzensiz sertleşmesi,
  3. Radyoterapi almış bir bölgede eski nedbe üzerinde sertleşme veya ülser.

Tedavi cerrahi olarak tümörün çıkarılması ile olur. Erken tanı almış bazal hücreli kanserde şifa % 100, yassı hücreli kanserde buna yakındır. Yassı hücreli kanserlerde cerrahi sonrası eğer çıkarılan doku sınırında tümör dokusu varsa radyoterapi yapılabilir. Bölgesel lenf bezlerine yayılma şüphesi varsa lenf bez­leri çıkarılır. Bu vakalarda 5 yıllık sağ kalma %70-75’tir. Hastalarda ikinci bir deri kanseri çıkma olasılığı %50’dir. Bu nedenle düzenli kontrol ve güneş ışığından korunma gereklidir.

Derinin 3. tömürü olan malign melanom giderek daha sık görülmeye başlanmıştır. Melanom pigment oluşturan hücre melanositin malign karakter kazanması ile oluşur. Melanosit sinir ağına yerleşen hücrelerdir. 1935’de 135 kişide bir görülmeye başlamıştır. İki bin yılında her 90 kişiden birinde görülmesi bek­lenmektedir. Yeni tanı konulan vakalar erken dönemde olduğu için cerrahi tedavi ile şifa sağlamak mümkün olmaktadır.

Nedenleri:

  1. Güneş ışığı: Açık renk kişilerde ve ekvatora yakın yaşayanlarda sık görülür,
  2. Katımsal faktörler: Melanomun sık görüldüğü aileler tanımlanmıştır,
  3. Benler: Melanomlu kişilerin %70’inde primer tümör bölgesinde eski bir ben bulunur. Et benlerinde melanom gelişme riski çok düşüktür. Diğer benler dikkatle izlenmeli, kenar düzensizliği, renk düzensizliği, kahve, siyah, kırmızı, mavi, beyaz renklerin tek ben üzerinde oluşu, lezyonun kenarlarında yükseklik farkı oluşu, kaşıntı, kanama uyarıcı bulgulardır.

Benlerinde bu tür değişiklikler bulunan kişiler doktora başvurup biopsi yaptırmalıdır. Biyopside benin tümü çevresinde bölgeye göre değişen ama en az 2-3 mm normal doku içerecek şekilde çıkarılmalıdır. Biyopsiyi takiben tümör saptanırsa ve cer­rahi sınırda tümör kalmışsa bölge izin verdiği ölçüde ameliyatla daha geniş çıkarılır. Aksi halde kemoterapi eklenir. Bölgesel lenf bezleri büyükse çıkarılarak patolojik tutulum saptanırsa ke­moterapi verilir.

Baş – boyun kanserleri

Baş boyun bölgesinde çok çeşitli yapılar yer alır. Dudak, dil, diş etleri, ağız tabanı, tükrük bezleri, sinüsler, yutak, gırtlak gibi yapıların hepsinde kanser gelişebilir. Bunların içinde en sık gırtlak kanseri görülür ve ülkemizde de en sık rastlanan kanser türlerinden biridir. Erkeklerde baş boyun bölgesinin yassı hücreli karsinomu kadınlardan 4-5 kat daha fazla görülür. Nedenleri arasında alkol ve sigara başta gelir. Kalıtsal, çevresel, mesleki ve hijyenik faktörlerin rolü daha az olarak vardır. Baş boyun bölgesinde özel bazı yapıların tümörlerine neden olabilecek durumlar şunlardır:

Boyundaki ani şişliklere ve büyümelere dikkat! Kanser belirtisi olabilir

Dudak kanseri uzun süren hiperkeratoz (epitel kalınlaşması), güneş ve rüzgarda uzun süre kalma ve tahrişler, Ağız boşluğu kanseri kötü ağız bakımı, protezlerin uzun süreli tahrişi, frengi, tütün çiğneme, Nazofarinks kanseri uzak doğulu erkeklerde sık görülür. Bu kanserde Epstein-Barr virüsünün antikorları yüksek titrede bulunur. Kanser hücrelerinin çekirdeklerinde virüsün parçalarına rastlanmıştır. Nikelle uzun süreli temasın da rolü olabileceği ileri sürülmektedir.

Burun boşluğu ve sinüs kanseri uzak doğuda fazla görülür. Mobilya ve ayakkabı imalatında çalışanlarda ve asbestle teması olanlarda çok uzun bir sessiz dönemi takiben ortaya çıkabilir. Baş boyun kanserli hastaların tanı anında %5’inde aynı bölgede ikinci bir kanser vardır. Hastalığın seyri boyunca da %20’sinde üst solunum yollarında ikinci bir kanser gelişebilir.

Özellikle tümör geliştikten sonra sigara, alkol kullanmaya devam eden hastalarda ikinci kanserler daha sık gelişir. Bu bölge tümörlerinin %95’i yassı hücreli kanserdir ve sıklıkla yerel olarak büyürler ve lenf damarları boyunca yayılırlar. Kan damarları yolu ile akciğerlere yayılım geç dönemde olur. Nazofarinks bölgesi burun boşluğu arkasında yutağın üzerinde yer almıştır. Bu bölge kanserleri yanlara ve yukarı doğru büyüyerek kafa tabanındaki yapılara yayılır. Ağrı ve kafa çiftlerinde felce yol açar.

Şaşılık, yüz ve dişlerde şiddetli ağrı, çiğneme güçlüğü, göz kapağında düşme, yutma ve solunum güçlüğü, boyunda şişlik, burun kanaması ve tıkanıklığı işitme kaybı ve ağrılı boyun hareketlerine yol açar. Tedavisinde radyoterapi seçilir. Cerrahi kafa tabanının özelliği nedeniyle uygun değildir. Tümör çok hızlı büyüme gösteriyorsa kemoterapi eklenebilir. Erken evrede tümör radyoterapi ile %90, lenf bezleri % 100 kontrol edilebilir.

Gırtlak kanserinde ses kısılması en sık belirtidir. Kulak ağrısı, yutma güçlüğü, öksürük olabilir. Ses telleri üzerinde yerleştiği zaman ses kısılması çok erken bir belirti olacağı için hastalık erken yakalanır ve tedavisi çok başarılı olur. Ses telleri üzerinde polip, papillom gibi kanser olmayan nedenlerle de ses kısıklığı gelişebilir. Üç haftadan daha uzun süren ses kısıklığı olan her­kesin bir kulak burun boğaz uzmanına başvurması gerekir.

Tümörün yerleştiği yer, büyüklük ve yaygınlığı tedaviyi belirler. Kanser ses telleri üzerinde yerleşmiş ve ses telleri hala hareketli ise radyoterapi ile kontrol sağlanabilir. Bu tümörlerde rad­yoterapi cerrahi kadar etkilidir. Radyoterapiden sonra kanser tekrarlarsa cerrahi uygulamak gerekir. Tümör büyük ve ses tel­leri hareketsiz ise önce cerrahi, sonra gerekirse radyoterapi uy­gulanır. Boyunda lenf bezleri tutulumu şüphesi varsa cerrahi ola­rak çıkarılır ya da radyoterapi uygulanır.

Burun boşluğu ve sinüs kanserleri yüzde ağrı, hassasiyet gibi sinüzit belirtileri, diş ağrısı, dişlerde gevşeme, kanlı burun akıntısı, burun tıkanıklığı, göz kapağı düşmesi, görme bo­zukluğu, yanakta şişlik (deri ve damaktan ülsere olup açılabilir) benzeri belirtilere neden olabilir. Tedavi cerrahi ve radyoterapidir.

Dil kökü kanserlerinde konuşma ve yutma problemi olur. Kulağa yayılan ağrı, kanama, boyunda lenf bezi büyümesi ola­bilir. Cerrahi bölgenin özelliği nedeniyle yeterli olmayabilir, rad­yoterapi seçilen yöntemdir. Tükrük bezi tümörleri sık değildir. Kulak önü ve çene altında kitle ve yüz felci olabilir. Tedavi cerrahi ve radyoterapidir, hızla ilerleyen ve sinirler boyunca yayılan tipinde kemoterapi ve­rilebilir.

Boyunda yer alan bir diğer tümör tiroid kanseridir. Boynun alt ve ön tarafında ve soluk borusu önünde ortaya çıkan şişlik şüphe çeker. Tiroidde yer alan kitleler her zaman kanser değildir. Özellikle tiroidde yer alan tek nodüllerin çocuklarda 30’u büyüklerde %10’u kanserdir. Çocukluk çağında bu bölgeye rad­yasyon verilmişse kanser olma olasılığı daha yüksektir. Bu tür kitleler birden fazla ise iyot eksikliğine bağlı basit tiroid büyümesi söz konusu olabilir. Tiroid tümörlerinin bir kısmı çok hızlı büyür ve ilaçlara yanıt vermez, hastaların 5 yıllık yaşam beklentisi %5’in altındadır. Bu tümörler şans eseri olarak tüm tiroid kan­serlerinin %10’u oluştururlar. Diğerleri normal bez yapısını taklit eder, yavaş büyür, cerrahi tedavisi başarılıdır. Papüler tipte 5 yıllık yaşam 80-90’dır.

Akciğer kanseri

En sık görülen organ kanseridir. Tüm kanser ölümlerinin 1/3’ünü oluşturur. Sıklığı giderek artmaktadır. Sigaranın akciğer kanseri nedenlerinin başında geldiği ke­sinlikle bilinmektedir. Yassı ve küçük hücreli tiplerin %80’inden fazlasının nedeni sigaradır. Sigara içen her 10 erkekten biri akciğer kanserinden ölmektedir. Kadınlarda akciğer kanseri sıklığı ve ölümleri erkeklerden daha hızlı artmaktadır.

https://www.medikalakademi.com.tr/akciger-kanseri-nedenleri-belirtileri-tani-evrelendirme-teshis/

Daha şimdiden, birçok ülkede kadınlarda ilk sırada olan meme kan­serinin yerini almıştır. Başkasının içtiği sigara dumanına maruz kalmanın ise riski 2-3 kez artırdığı saptanmıştır. Yirmi yıldan fazla sigara içmeyenler sigarayı bırakınca kanser riski giderek azalır ve 15 yıl sonra hiç içmeyenlere yaklaşır.

Asbestoz, akciğer ve karın zarında gelişen bir tümör olan mezotelyomanın nedenidir. Asbest, sigara içenlerde akciğer yassı hücreli kanserinin sıklığını normal kişilere oranla 90 kez artırır. Radyasyon, küçük hücreli akciğer kanseri riskini artırır. Ra­donun akciğer kanserine neden olduğu, özellikle sigara içenlerde bu riskin arttığı bilinmektedir. Nikel, krom, arsenik ve hava kir­liliği de akciğer kanserine neden olabilir.

Akciğer kanseri tedavisi

Akciğer kanseri, tedaviye yaklaşım açısından ikiye ayrılır:

1) Küçük hücreli akciğer kanseri 20 oranında görülür. Prog-nozu en kötü tiptir. Hastalar tanı aldığında hastalık yaygın hal dedir. Beyin, karaciğer, kemik iliğine yayılır. Tümör hücreleri bazı hormonal maddeler salgılayarak tümörün kitlesel etkisine ek ola rak fazla sıvı tutma, kaslarda güçsüzlük, aşırı zayıflamaya neden olabilir.

2) Küçük hücreli olmayan grup ise 3’e ayrılır:

  1. Adenokanser ve büyük hücreli kanser %30 oranında görülür. Sigara ile en az ilişkisi olan tiptir. Eski operasyon ve tüberküloz nedbeleri üzerinde gelişebilirler.
  2. Yassı hücreli kanser %30 oranında görülür. Yavaş ilerler, yayılma   göstermez.   Tedavi   sonrasında   aynı bölgede   tek rarlayabilir.
  3. Karışık hücreli tümörler.

Akciğer kanseri belirti ve bulguları

Akciğer kanserleri en sık rastlandığı bölge olan ana bronşlarda yerleştiğinde inatçı öksürük, kanlı balgam, sık tekrarlayan akciğer enfeksiyonları meydana gelir. Tümör akciğer zarına yayılırsa sıvı toplanır, göğüs duvarına yayılırsa ağrı olur. Ses kısıklığı, boyunda şişme, omuz ve kol ağrısı da olabilir. Ka­raciğere yayılma sarılık, ağrı ve iştahsızlık; kemiğe yayılma ise ağrı ve kırıklara neden olabilir. Tanı bronkoskopi ile konulur.

Akciğer kanserinde tedavi prensipleri

Küçük hücreli akciğer kanseri öncelikle kemoterapi ile tedavi edilir. Redyoterapi daha iyi kontrol sağlamak amacı ie tümörlü bölgeye verilebilir. Yaygın hastalık var ise kemoterapi ile hastanın Ömrü uzatılmaya, ağrı ve diğer hastalık bulguları kontrol edil­meye çalışılır. Küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde asıl te­davi cerrahidir. Hastanın ameliyat edilebilmesi için hastalığın erken dönemde olması gereklidir. Bazen büyük tümörler rad­yoterapi ile küçültülüp, sonra ameliyat edilebilir. Radyoterapi tümörün yayılmasına bağlı belirtiler ile baş etmek için de kul­lanılabilir. Yaygın hastalıkta kemoterapi etkili değildir. Bütün akciğer kanserlerinin ancak %25’i cerrahi ile tedavi edilebilir.

Küçük hücreli olmayan bazı erken kanser vakalarında 5 yıllık yaşam %70 olduğu halde genelde ameliyata uygun olarak kabul edilip ameliyat edilen bazı alt gruplarda bu oran %20’dir. En uzun yaşam yassı hücreli kanserdedir. Tedavi edilmeyen küçük hücreli akciğer kanserli hastalar 2-3 ay yaşayabilir. Tedavi edi­lince sınırlı hastalıkta 3 yıldan fazla yaşama oranı %10’dur. Yaygın hastalıkta yaşam süresi daha kısa ve azdır. Akciğer kan­serli hastaların büyük çoğunluğunun (%80) genel yaşam süresi yaklaşık bir yıl olup sadece %5’i bir yıldan uzun yaşar.

Meme kanseri nedir?

Meme kanseri birçok ülkede kadınlarda en sık görülen kanser türü ve ölüm sebebidir. Özellikle endüstrileşmiş batılı ülkelerde daha sık görülmektedir. 25 yaşın altında nadir olup yaşla birlikte artış gösterir. Nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte kalıtsal, çevresel ve hormonal etkenlerin rolü üzerinde durulmaktadır. Ai­lesinde meme kanseri olan kadınlar (nadiren erkekler) risk grubu oluşturmaktadır.

Birinci dereceden bir yakında meme kanseri varsa bu risk 1.7-2.5 kat, ikinci dereceden yakında varsa 1.5 kat artmaktadır. Anne ve kız kardeşlerde iki taraflı meme kanseri varlığında risk 5-6 kat artmaktadır. Adeti geç yaşlarda başlayan, düzene girmesi uzun süren, erken yaşta ve en az bir doğum yapan ve erken menopoza giren kişilerde meme kanseri riski daha azdır. Yumurtalıkları alınmış kadınlara 10 yıldan uzun süre östrojen verilmesi meme kanseri riskini 2-3 kat artırmaktadır.

Östrojenler kısa süreli ve düşük dozda kullanıldıklarında bu risk artışı görülmemektedir. Doğum kontrol ilaçlarının meme kanseri riskini artırdığına dair çok kesin kanıtlar olmamakla birlikte bu olasılığı tümüyle reddetmek zor­dur. Doğum kontrol ilaçları ile meme kanseri gelişmesi riski bazı gruplarda göz ardı edilemez bunlar ilk gebeliğinden önce veya 45 yaşdan sonra 4 yıldan uzun süre bu ilaçlan alan kadınlardır.

Çevresel faktörlerin ve beslenmenin meme kanseri oluşumuna etkisi, kanser sıklığının en az olduğu Japonya’da, çok olduğu Kuzey Amerika’ya göçen kadınlarda meme kanserinde artış gözlenmesiyle dikkati çekmiştir. Bati tipi, yağdan zengin gıdalar meme kanseri olasılığını artırmaktadır. Bu nedenle erken yaşlardan itibaren az yağlı gıdalar almanın ileri yaşlarda kanser sıklığını azaltması olasıdır.

Atom bombası patlamasını takiben sağ kalanlarda meme kanseri sıklığında artma gözlenmiştir. Radyasyon meme kanseri ne­denlerinden birisidir. Kırk yaştan sonra radyasyona maruz ka­lanlarda tehlike çok azdır, önemli olan erken yaşlarda alınan radyasyondur. Meme kanseri çoğunlukla bir memede ortaya çıkan ağrısız şişlikle belirti verir. Memede saptanan her kitle kan­ser değildir. Fibroadenom, papillom, lipom, kistler memede şişlik nedeni olabilir. Genç kadınlarda en sık fibroadenom şişliğe yol açtığı halde 60 yaş üzerinde %90 kanserdir. Bu nedenle biopsi alarak kesin tanı konulması tedavi için çok önemlidir. Meme kanserlerinin %80’i ilk kez hastanın kendisi tarafından farkedilir.

Bu nedenle kadınların belli aralarla muayeneyi yap­ması önerilir. Adet kanaması bittikten sonra sırt üstü yatarak meme başından birine dik geçen iki çizginin ayırdığı varsayılan üst dış, iç; alt iç ve dış kadranlar ve en son olarak meme başı bölgesi karşı elin parmak uçları ile yoklanarak ele gelen kitle olup olmadığı araştırılır. Mammografi (meme röntgeni) yöntemi 50 yaş üstündeki kadınlara ve daha genç olmasına karşılık aile öyküsü nedeniyle yüksek risk grubu oluşturan kadınlara önerilir. Genç yaşlarda sert ve radyoopak meme bezleri tümörle karışabileceğinden yanıltıcı olabilir.

Meme kanseri yavaş gelişen bir tümördür. 1 cm’lik bir çapa ulaşması 5-8 yıl alabilir. Bu nedenle daha küçük bir nodul iken saptanması tedavinin başarısı için şarttır. İleri dönemlerde meme başında çekinti, meme derisinde kızarıklık, portakal kabuğu görünümü, yaralar ve koltuk altında, kemik ve akciğerde me­tastazla ortaya çıkabilir. Meme başından kanlı sıvı gelmesi %10 vakada gizli tümör işareti olabilir. Bu bulgunun değerlendirilmesi erken tanı koymak açısından çok yararlı olabilir.

Meme kanserinde tedavi sonucunu belirleyen faktörler tümörün büyüklüğü, büyüme hızı ve koltuk altına ya da daha uzak organlara yayılım olup olmamasıdır. Erken dönemde, meme de kitlenin küçük olduğu, koltuk altına yayılımın fizik mu­ayenede saptanmadığı ve uzak organ tutumu olmadığı evrede cer­rahi olarak tümör çıkarılıp, koltuk altı lenf bezlerinde mikroskopik olarak incelenerek yayılım olup olmadığı saptanarak tedavi düzenlenir. Koltuk altı lenf bezlerinde mikroskopik olarak tutulum varsa hastaya ek olarak ilaç tedavisi (kemoterapötikler veya hormonal ilaçlar) ve radyoterapi verilebilir.

Son yıllarda yeni bir yaklaşım koltuk altı lenf bezleri mikroskopik olarak tu­tulmamış bile olsa tümör hızlı büyüme özelliği gösteriyorsa ilaç tedavisi vermektedir. Son yıllarda ileri evre meme kanserlerinde yeni bir tedavi yaklaşımı uygulanmaktadır. Evre III meme kan­serli hastalarda, (koltuk altı lenf bezleri ele geliyorsa ve tümör 5 cm’den büyük) önce ilaç ve radyoterapi uygulanıp küçülme sağlandıktan sonra cerrahi uygulanmaktadır.

Yeni tedavi yöntemleri geliştirilmekle birlikte tedavinin başarısı tümörün erken evrelerde olması ile doğru orantılıdır. Tümör 2 cm’den küçük ve koltuk altı lenf bezleri tutulumu yoksa 10 yıllık yaşam beklentisi %82 iken 5 cm’den büyük tümör ve lenf bezleri tutulmuşsa bu oran %20-40’a düşer.

Erken tanı, meme kanseri yavaş seyirli bir tümör olduğundan çok önemlidir. 50 yaş üstündeki kadınların ve yüksek riskli genç kadınların mamografi ile taranmaları erken evrede tümör ya­kalanma şansını artırıp, hastalığa bağlı ölümü %20-30 azal­tabilir. Mammografi ilk kez yapıldıktan sonra 2-3 yılda bir tek­rarlanabilir. Yaşam boyunca her 10 kadından biri meme kanseri olma, üçte biri ise meme kanserinden ölme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Son yıllarda meme kanserli hastalar tedavi süresinde ve sonrasında tümör belirleyiciler ile izlenmekte ve bu şekilde tümörün tedaviye yanıtı ve tedavi sonrasında nüks olasılığı takip edilmektedir.

Mamografi nedir? Nasıl çekilir? Sonucu nasıl değerlendirilir?

Tömör belirleyiciler ile izlenmekte ve bu şekilde tümörün tedaviye yanıtı ve tedavi sonrasında nüks olasılığı takip edilmektedir. Tömür belirleyiciler, tümör hücrelerinin salgılayıp kanda saptanabilen protein molekülleridir. Meme kanserinde CA15-3 ölçülmektedir. Meme kanseri kadınlara özgü bir kanser olmakla birlikte nadir olarak erkeklerde de görülür.

Sindirim sistemi tümörleri

Sindirim sistemi kanserleri, tüm organ kanserlerinin topluca dörtte birini ve kanser ölümlerinin üçte birini oluştururlar. Yemek borusu kanseri tüm maliyn tümörlerin %2’sini oluşturur. Bazı ülkelerde sık görülmektedir. Güney Afrika’da Bantular’da, Çin, Rusya, Japonya, İskoçya ve Hazar Denizi kıyısında İran’da sık görülür. Garsonlar, barmenler, metal ve inşaat işçileri gibi bazı meslek gruplarında sık görülür.

Sigara, alkol, baharatlar, çok sıcak yeme-içme alışkanlığı, gıdalardaki nitrozaminler suçlanmaktadır. Yemek borusunda en sık yassı hücreli kanser oluşur. Üst, orta ve alt kısımlar sırasıyla; %10, %40 ve %50 oranında tutulurlar. Yemek borusu kanserinin görülme sıklığı ile ölüm oranı hemen hemen eşit olduğundan çok öldürücü bir kanserdir. Tanı konduğunda vakaların yarısında lenf bezi tutulumu ve uzak yayılım vardır. Bir çok hasta tanı kon­duktan sonra 6 ay içinde ölür. Hastalıkta yutma güçlüğü, tükürük salgısında artma olur. Yemek yiyememe, hızlı kilo kaybı ve kansızlık ile sonuçlanır.

Geçmeyen mide yanması, en önemli mide kanseri belirtisi

Tanı yemek borusunun baryumlu filmi çekilerek konulur. Biyopsi almak için endoskopi yapılır. Küçük tümörlerde ve lenf bezi olmayan çok az sayıda hastada cerrahi et­kili olabilir. Beş yıllık yaşam %5’in altındadır. Radyoterapi has­tayı rahatlatmak, yutma güçlüğünü düzeltmek için uygulanabilir. Son yıllarda tıkanıklıkları lazer ile açma yoluna gidilmektedir. Kanser ilaçları ile tedavi etkisizdir. Mide kanseri, ileri yaşların kanseri olup en çok 55-60 yaşlarda görülür. Erkeklerde kadınlardan 2 kat fazla görülür.

Son 40 yılda Batılı ülkelerde sıklığında azalma görülürken Uzak Doğu’da hala önemli bir sorundur. Beslenme alışkanlıkları ile yakın ilişkilidir. Kırmızı et, salamura ve iste pişirilmiş yiyecekler, baharatlı yemekler, sucuk, sosis, salam gibi yiyecekleri ko­rumada kullanılan nitritler sorumlu tutulmaktadır. Mide asit salgısının azaldığı durumlarda, besin maddelerinden karsinojen yapımını hızlandıran bakterilerin çoğalmasıyla mide kanseri sıklığında artma olduğu söylenmektedir. Buna örnek olarak pernisiyöz anemi gösterilebilir ve mide kanseri bu hastalıkta 20 kez artmıştır. Atrofik gastritin mide kanserine neden olduğu düşünülmekle birlikte kesin kanıt yoktur.

Mide kanserlerinin %95’i bez yapıdan kaynaklanan adenokanserlerdir, daha az olarak leyomiyosarkom ve lenfoma görülür. Kanserlerin yarısı midenin çıkış bölümü olana antrum ve pilorda görülür. Küçük kurvaturda %20, gövdede %20 ve başlangıç bölgesinde %7 yerleşir.

Mide kanseri belirtileri

— Çabuk doyma-iştahsızlık, ete karşı isteksizlik, kilo kaybı, karın ağrısı,

— Orta derecede kansızlık, çabuk yorulma, halsizlik,

— İnce barsağa doğru ilerleyen özel bazı türlerde ishal olabilir,

— Kahve telvesi şeklinde kusma, lenfoma ve leyomiyosarkomu düşündürmelidir.

Mide kanseri lenf, kan ve komşuluk yolu ile yayılır. Karaciğer, akciğer, karın ve beyin zarlarına yayılır. Tanı baryumlu grafi, endoskopi ve biyopsi ile konur. Tedavi ortak erken dönemde cerrahi uygulanır, lokal olarak ilerlemiş durumlarda radyoterapi ve kemoterapi verilebilir. Has­talığın yaygın olduğu durumlarda kemoterapi ile yanıt alınırsa, yaşam bir yıl kadar uzayabilir.  Kalın barsak (Kolon) ve rektum kanseri, akciğer kanseri ile başa baş gitmektedir. Ailevi polipozisli hastalar dışında 35 yaş altında nadir olup 50 yaş üzerinde artma gösterirler. Kadın erkek oranı eşittir.

Hastalığa rafine karbonhidratlardan ve yağdan zen­gin, az posalı bir diyetin neden olabileceği ileri sürülmektedir. He-moroid ve divertiküllerle ilişkisi saptanamamıştır. Kalın bağırsağın iltihabi bir hastalığı olan ülseratif kolitte sıklığı artar. Kanserin %50’si rektum (kalın bağırsağın son 25 cm), %20’si sigmoidde ve kalanı diğer bölgelerde yerleşmektedir. Bez yapıdan kaynaklanan adenokanserler %98 oranında görülürler.

Belirti ve bulgular kanserin yerleştiği yere göre farklılık gösterir. Sağ kolon lezyonları sessiz kalabilir, gizli kanama sık olduğundan kansızlık gelişebilir, bazen karnın sağ yarısında kitle, ilk bulgudur. Sol kolon kanserleri karın ağrısı, gaz ve dışkı çıkaramama gibi tıkanma belirtisi verirler. Dışkının incelmesi, sonradan gelişen inatçı kabızlık, hemoroidler uyarıcı olmalıdır.

Tümörlerin yarısı rektumda olduğundan parmakla makattan yapılan muayene tanıda çok kolaylık sağlar. Diğer bölgeler için baryumlu grafi ve kolonoskopi gereklidir. Bu tümörler direkt olarak komşuluk yolu ile karın içinde yayılabileceği gibi kan ve lenf yolu ile de yayılabilirler. Karaciğer, akciğer, böbrek üstü bezi, yumurtalıklar ve kemik sık tutulan or­ganlardır. Hastalığın üçte biri başvuruda yaygın hastalıkla gelir.

Erken evrede cerrahi uygulanır, kanserli barsak kısmı ve o bölgeyi drene eden lenf bezleri çıkarılır. Cerrahi sonrası bazı du­rumlarda radyoterapi ve kemoterapi hastalıksız dönemi ve yaşamı uzatabilir. İlerlemiş hastalıkta tıkanıklıkları açmak için cerrahi, kanama için de radyoterapi uygulanabilir. Yaygın has­talıkta kemoterapi çok etkili değildir.

Pankreas kanseri, kanser sıralamasında sıklık bakımından 9. ve ölüm sıklığı bakımından 4. sıradadır. Şehirde yaşayan, düşük gelirli sosyo-ekonomik gruplarda sık görülür.

Sigara-alkolizm, kronik pankreatit, şeker hastalığı, yağlı yiyeceklerle beslenme alışkanlığı ve kahve riski artırıcı nedenler olarak ileri sürülmektedir.

Kanser kanal epitelinden ve adacık hücrelerinden gelişebilir. Belirti ve bulgular kanserin geliştiği yere ve köken aldığı hücreye göre farklılık gösterir. Pankreas kuyruğundan kaynaklanan tümör uzun süre sessiz kalır ve uzak metastaz ile ortaya çıkar. Ağrı en sık görülen belirtidir. Özellikle Geceleri sırttan başlayıp kuşak gibi, iki yandan öne uzanan, oturup öne eğilmekle azalan ağrı çok tipiktir. Ağrı ile birlikte sarılık da sık rastlanan bir bul­gudur. Ağrısız sardık, pankreas kanalının bağırsağa açıldığı bölgenin kanserinde görülür. Dışkı renginde açılma, idrar ren­ginde koyulaşma, zayıflama, yağlı dışkı, kan şekerinde yükselme, el ve ayak tabanlarında kaşıntı yaygın hastalığı düşündürmelidir.

Tanı için bilgisayarlı tomografi ultrasonogrâfi ve endoskopik yöntemler uygulanır.

Pankreas kanseri çok çabuk yayılan ve büyüyen bir tümördür. Hızla bölgesel lenf bezleri tutulur, karın içinde, akciğer, ka­raciğer, kemik ve deride yayılım olur. Yaygınlık bölgesel ise 6, uzak ise 2 ay yaşam beklentisi vardır. Tümörü pankreas başında yerleşen ve belirtileri uzun süren hastaların yaşam beklentisi daha fazladır. Ani gelişen belirtiler hızla ilerleyen hastalık be­lirtisidir.

Cerrahi iki amaçlı yapılabilir:

  1. Tanı için biopsi almak, sarılık ve barsak tıkanması varsa açmak,
  2. Tedavi için geniş rezeksiyon: ameliyat komplikasyonu çok yüksek, ölüm %25 oranda ve 5 yıllık yaşam beklentisi %10’un altında olduğundan az uygulanmaktadır. Bu tür cerrahi, mide, barsaklar, pankreasın büyük bölümü ve geniş bir lenf bezi te mizlemesini kapsar. Radyoterapi, kemoterapi ile birlikte cerrahi sonrasında yaşamı uzatabilir.

Karaciğer kanseri, Afrika ve Asya’da tüm kanserlerin %10-50’sini oluşturur. Amerika ve batı ülkelerinde %2 oranında görülür.

Nedenleri arasında Hepatit B virüsü ile infeksiyon, siroz, aflatoksin, nitritler, azo bileşikleri, tedavi amacıyla kullanılan bit­kisel maddeler suçlanmaktadır. Erkek-kadın oranı 4/1’dir.

Belirtiler, karın ağrısı, sağ üst kadranda kitle, karaciğerde has­sasiyet, kilo kaybı, karında su toplanmasıdır. Kanda ölçülebilen alfa-fetoprotein düzeyi ile %30-50 hastaya tanı konur. Bu madde başka bazı tümörlerde de salınmaktadır.

Tam; ultrasonografi, bilgisayarlı tomografi, anjiografi ve biopsi ile konur. Tümör tek veya sınırlı bir bölgede ise cerrahi ile çıkarılır. Aksi halde bölgesel kan damarından kemoterapi ve­rilebilir. Erken vakalarda %50 yanıt alınmakta ve ömür uzaması sağlanmaktadır. Bunun dışında bilinen etkin bir tedavisi yoktur.

Safra yollan kanserleri, 60 yaş üzerinde görülür. Kadınlarda safra kesesi, erkeklerde ise safra yolları tutulur. Sarılık, ağrı ve kaşıntı olabilir. Tümör küçükse cerrahi uygulanır. Radyoterapi hastayı rahatlatmak amacıyla uygulanır. Kemoterapi ile deneyim kısıtlıdır.

Kadın üreme organı kanserleri

Kadınlarda görülen kanserlerin %24’ünü oluşturur. Kadın üreme sistemi vulva, vajinal, rahim, tüpler ve yumurtalıklardan oluşmaktadır. Bu organların hepsinin kanseri görülmektedir. Serviks (rahim boynu kanseri) en sık görülen kanserdir. Kadınların tüm kanserlerinin %12’sini oluşturur.

Rahim ağzından alman örneğin yayılıp boyanması ile (Pap-smear) erken tanı koymak olanaklı hale gelmiş ve erken dönemde tedavi bu kanserden ölümü son 40 yılda yarı yarıya azalmıştır. Tanı konan vakaların yarısı erken, epitele sınırlı kanser, üçte biri ise invazif (alttaki bağ ve kas dokusuna veya daha uzak bölgelere yayılmış) ilerlemiş kanser türlerinden oluşmaktadır. Bu kanserin seksüel davranışla yakın ilgisi vardır. Erken ev­lenmiş, seks hayatı erken başlamış, birden fazla cinsel arkadaşı olan, gebelik sayısı fazla, sosyo-ekonomik düzeyi düşük kadınlarda sık görülür.

Rahim kanseri nedir? Belirtileri, nedenleri ve tedavisi

Musevilerde ve erkeklerin sünnet edildiği toplumlarda az görülür. Bu hastalığın oluşumunda virüslerin rolü olabileceğine dair kanıtlar vardır. Tümörlü dokuda herpes simpleks tip 2 ve pa­piloma virüs parçalarına rastlanmıştır. Bu virüsleri kadınların ilişkide oldukları erkeklerden aldıkları ileri sürülmektedir. Hastalığın gelişmesi için 8-10 yıl gibi uzun süre gerekir. Bu ne­denle düzenli muayene ile erken dönemde tanı konursa, tedavisi başarılı olabilir. İnvazif kanser vajinal akıntı, kanama, cinsel ilişki sonrası kanama şeklinde erken belirti verir. Daha ileri dönemde ağrı, idrar yolları tıkanması, böbrek yetmezliği ortaya çıkar. Kanser invazif hale geçtikten sonra lenf bezleri ve komşuluk yolu ile komşu organlara ve uzak organlara yayılır. Papsmear üreme çağında tüm kadınlarda önce 1 yıl ara ile 2 kez yapılıp normal bulgular varsa her 3 yılda bir tekrarlanarak erken tanı ve tedaviye çok katkıda bulunur.

İn situ tümörlerde tedavi cerrahidir. İnvazif kanserlerde rad­yoterapi ve cerrahi erken dönemlerde uygun olabilir. Tümör yerel yayılım gösteriyor veya uzak yayılım varsa radyoterapi ve kemoterapi uygulamak gerekir. Endometriyum (rahim kanseri), en sık 60-70 yaşlarda görülür, %80’i menapoz dönemindeki kadınlarda görülür. Va­kaların ancak %5’i 40 yaştan önce görülür.

— Gelir düzeyi yüksek, doğum yapmamış,

— Şişman, yüksek tansiyonu, şeker hastalığı olan kadınlarda risk artmıştır.

— Menopoz döneminde östrojen tedavisi verilmesi, ailede kan ser öyküsü.

— Meme ve rektum kanseri, ileri karaciğer yetmezliği riski artırır.

En çok adeno kanser görülür. Östrojen endometriyum hücrelerinin çoğalmasına (hiperplazi) yol açar, durum farkedilip gerekli önlem alınmazsa %30 vakada 10 yılda kanser gelişmesine yol açabilir. Östrojen tedavisini kesmek ve progesteron ile den­gelemek bu gelişmeyi önler.

Tümör %75 vakada rahim dışına yayılmamıştır. Yayılım komşu organlara, karın içi lenf bezlerine olur. Kan yolu ile uzak yayılım ancak geç dönemde ve akciğere olur.

Anormal kanama en sık yakınmadır (%90). Menapozda olan kadınlarda bu belirti kolayca dikkat çeker. Menapoz öncesi kadınlarda ise adet kanamasının uzaması, ara kanamalar, aşırı kanama şeklinde ortaya çıkabilir. Bazan rahim boynunu tıkanmasına bağlı olarak rahim içinde iltihabi reaksiyon ortaya çıkabilir. Menapozda olan bir kadında kanama, aksi ispatlanana kadar rahim kanseri olarak düşünülmelidir. Tanı koymak için kürtajla örnek almalıdır. Hastalık %10 vakada yaygındır ve karında sıvı, sarılık, barsak tıkanması, akciğer tutulumuna bağlı olarak solunum sıkıntısı gibi belirtiler verir.

Tümörün sadece rahime sınırlı kaldığı erken evrelerde tedavi cerrahidir. Rahim boynu tutulumu varsa ve hücrelerin maliynite derecesi yüksek ise cerrahi uygulanmadan önce radyoterapi ve­rilebilir. Tümör rahim duvarının 1/3’ünden daha derine yayılmışsa, karın içi lenf bezi tutulumu varsa cerrahi sonrası rad­yoterapi verilmesi nüksü azaltır. Erken evrelerde tek başına rad­yoterapi verilen vakalar cerrahi ± radyoterapi verilenlerden daha kötü sonuçlar verir.

İleri evre kanserlerde (kanser uterrus dışında veya uzak yayılım var) ağrı ve kitlenin basısını azaltmak amacıyla radyoterapi ve­rilebilir. İlaç ve progesteron hormonu ile tedaviye %20-40 has­tada geçici yanıt alınabilir. Progesterona yanıt veren hastalarda ömür 1 yıl, ilaca yanıt verenlerde ise birkaç ay uzar. Över (yumurtalık) kanseri üreme organı kanserlerinin yaklaşık 1/5’ini oluşturur. Kadınlarda görülen en sık 4. kanserdir. Or­talama görülme yaşı 55’tir.

— Endüstrileşrniş ülkelerde sık görülür. Fiziksel, kimyasal veya beslenme faktörleri sorumlu olabilir.

— Meme ve rahim kanseri olan kadınlarda veya nadir över kanseri ailelerinde.

— Doğum yapmamış kadınlarda risk fazladır.

Derine yerleşmiş över tümörleri karın boşluğu içinde sessiz bir şekilde büyürler. Hasta ve doktor tarafından fark edilmeden büyük hacimlere varırlar. Hastalık sıklıkla başlangıçta belirti ver­memekle birlikte; hastalar yemeklerden sonra rahatsızlık, geğirme, anormal vajinal kanama, karın ağrısı, gaz, rahatsızlık ve karında büyüme ile kitlelerden yakınabilirler. Bazen karın içindeki sıvının çalkantı sesi ilk uyarıcı belirti olabilir. Bu tümörlerin karın zarına yayılması tipik özellikleridir, böylece karında sıvı oluştururlar.

Kitlenin büyümesi ve çevre dokulara yayılması sonucu çeşitli bası belirtilerinin ortaya çıkmasına neden olur. Barsak tıkanıklığı, idrar yollarına bası ile böbrek fonksiyon bozuklukları, bacaklarda şişme buna örnektir. Karın ve göğüs boşluğunda ve özellikle sol köprücük kemiği üzerindeki çukurda yerleşmiş lenf bezlerine yayılır. Geç dönemde akciğer ve karaciğer başta olmak üzere çeşitli organlara yayılabilir. Över kanseri bazen yaptıkları salgılarla kadınlarda kıllanma artımı, ses kalınlaşması benzeri erkeksi özelliklerin ortaya çıkmasına neden olabilirler.

Son yıllarda över tümörlerinin tanı ve takibinde tümör be­lirleyiciler önem kazanmışlardır. Tümörlü doku tarafından salgılanan CEA ve CA-125 olarak adlandırılan bu maddeler kanda ve tümör dokusunda saptanabilirler. Tedavide cerrahi ilk seçenektir.

Tümör tek överde ve kapsülde dışına da taşmamışsa yeterli tedaviyi oluşturur. Ameliyat sadece tedavi için değil hastalığı evrelendirmek için yapılır, tedaviyi yönlendirir. Büyük kitle ve yaygın karın içi tümör durumlarında tümörün olabildiğince çıkarılması gerekir. Kemoterapiye en iyi yanıt en az tümör kitlesi ile alınır. Över kanseri kemoterapötiklere çok duyarlı olmasına karşın, en öldürücü üreme organı kanserdir. Erken evrelerde 5 yıllık yaşam uygun tedavi ile %60-80 iken, yaygın hastalıkta %5-30’a düşer.

Vulva ve vajen kanserleri kadın üreme organı kanserlerinin %1-3’ünü oluşturur. Virüslerin (HSV-uçuk-virüsü ve papilloma virüsü) rolü vardır. Gebeliğinin ilk 18 haftasında östrojen alan kadınların kız çocuklarında vajen kanseri görülme riski artmıştır. Tedavi cerrahidir, radyoterapi cerrahi uygulanamayan du­rumlarda verilir.

Koriyokarsinom, düşük veya gebelik döneminde ortaya çıkabilir. Gebelerde vajinal kanama, aşın bulantı, kusma, üzüm tanesi benzeri oluşumların rahimden gelmesi, terleme, çarpıntı, kilo kaybı, erken dönemde karın ağrısı bu tümörü akla ge­tirmelidir. Normal gebeliklerin 20-40 binde birinde ko­riyokarsinom oluşmaktadır. Akciğer en sık yayıldığı yerdir. Kemotrapiye çok duyarlıdır, erken dönemde %90 iyileşme olur.

Böbrek, idrar torbası ve erkek üreme organları kanserleri

Böbrek tümörleri tüm tümörlerin %3’ünü oluşturur. Er­keklerde kadınlardan 2 kez daha sıktır. Nedeni kesin olarak bilinmemekle birlikte böbrek kanseri ris­kini artıran başlıca faktörler sigara, şehir hayatı, aile öyküsü, “thoratrast” ile temastır. Kanıtlanmamış olmakla birlikte bazı ge­netik hastalıklar, polikistik böbrek hastalığı ve şeker hastalığının da riski artırdığı ileri sürülmektedir.

En sık görülen histopatolojik grup adenokanserdir. Bu tümörler böbrek tüp epitelinden kaynaklanır, lokal yapıları tahrip ederek büyür, kan yolu ile akciğer, karaciğer, kemik ve beyine ve alışılmışın dışında parmak uçları, göz kapakları ve buruna yayılabilir. Böbrek tümörlerinin doğal seyri çok değişiktir. Bazen yıllarca sessiz kalabilirler, hatta yayıldığı organda bile uzun süre büyüme göstermeden kalabilirler. Bazen da asıl tümör çıkarıldıktan yıllarca sonra başka bir organda tekrarlayabilir. Tümörün salgıladığı maddelerle kırmızı kürelerde, serum kal­siyum düzeyinde artış, ateş, karaciğer büyümesi, kan basıncında artış görülebilir.

Böbrek kanseri tedavisinden önce mutlaka yapmanız gereken 5 önemli şey

Böğür ağrısı, kitle, idrarla kan gelmesi klasik belirtilerdir, fakat hastaların ancak %10’unda görülürler. Kansızlık, ateş ve idrarla kan gelmesi gene nadir ama böbrek tümörünü kuvvetle düşündüren bulgulardır. Bu belirtiler dikkati çekince bilgisayarlı tomografi ve ultrasonografı, kitlenin değerlendirilmesi açısından yapılmalıdır. Tümör zengin damarsal yapıda olduğundan, anjiografi tanıda ya­rarlı olur. Uzak yayılım için akciğer grafisi, kemik sintigrafisi, be­yinde tutulum şüphesi varsa yine bilgisayarlı tomografi yapılmalıdır.

Erken safhada tedavi, cerrahidir. Daha sonra hasta 6 ve 12 aylık aralarla kontrol edilmelidir. İlerlemiş tümörlerde me­tastazların gerileyebileceği düşünülerek asıl tümör çıkarılabilir. Bu tümörün kemoterapi ile tedavisi ümit verici değildir. İdrar torbası tümörleri tüm tümörlerin %4’ünü oluşturur. Er­keklerde kadınlardan 2.5 kez daha sık görülür. Endüstrileşmiş bölgelerde ve 68 yaş civarında sıklığı artar.

  1. Boya, deri, kauçuk üretiminde çalışanlarda,
  2. İdrar torbası Şistozoma hematobiyum paraziti ile enfekte olanlarda,
  3. Bu bölgeye radyoterapi alanlarda,
  4. Sigara içenlerde,
  5. Bazı kanser ilaçları, fenasetin, yapay tatlandırıcılar ile risk artmaktadır.

Tümörlerin %90’ı değişici epitelden kaynaklanır, geri kalanlar yassı hücreli kanser, adenokanser, lenfomadır. Bu tümörlerin tek bir yerden değil, idrar yollarının ve tor­basının aynı anda birçok bölgesinden kaynaklandığını düşündüren bulgular vardır.

İdrarla kan gelmesi, ağrılı, sık idrar yapma, sıkışma, idrar yap­mada zorluk ve idrar yaptıktan sonra devam eden rahatsızlık önemli belirtilerdir. Bu tür belirtiler çok büyük tümörle ola­bileceği gibi sadece epitele sınırlı (in situ) tümörlerle de olabilir. Kasıklara yakın bölgelerde ağrı, bacaklarda ve dış genital or­ganlarda şişme dolaşım bozukluğuna bağlı olarak gelişebilir.

Belirtileri olan hastanın idrar torbasına özel bir aletle bakılır (sistoskopi), biopsi yapılır, “ürograifin”li böbrek filmi çekilerek tanı konur. Tümör çok sınırlı bir bölgede ve epitelde ise tümör yakılarak veya idrar torbasına ilaç verilerek tedavi edilir. Bu tür hastaların tümörün başka bir yerde tekrarlama olasılığı yüksek olduğundan çok yakın takibi gerekir. Tümör epitele sınırlı olmakla birlikte yaygınsa cerrahi yeğlenmelidir.

İdrar torbası idrar yolları ile çıkarılabilir. Tümör idrar torbasının bağ veya kas dokusuna yayılmışsa kadınlarda idrar torbası tek başına erkeklerde prostat ile birlikte çıkarılır. Bu tür ameliyatı kabul etmeyen hastalarda radyoterapi veya torbaya kemoterapötik vermek denenebilir. İlerlemiş hastalıkta cerrahi radyoterapi ve kemoterapi semp­tomları hafifletmek, hastayı rahatlatmak için tek başına veya bir­likte kullanılabilir.

Klinik belirti veren prostat kanserinin sıklığı yaş arttıkça artar. Klinikte belirti vermese de otopsilerde prostatta kanser odağına rastlama oranı 50 yaşta %10 iken 70 yaşta %30 olur. Her 10 erkekten birinde yaşamı süresince klinik belirti veren prostat kanseri gelişmesi beklenmektedir.

Nedeni kesin olarak bilinmemektedir.

— Batılı ülkelerde sık, uzak doğuda nadirdir.

— Evli erkeklerde artma görülür.

— Lastik ve kadmiyum endüstrilerinde çalışanlarda sık görülür.

— Hormonal etkilerle oluştuğuna dair kanıtlar vardır.

Hemen hepsi adenokanserdir. Tümör bazan yavaş seyir gösterir ve uzun süre prostatta sınırlı kalır. Yayılma sinir kılıfları boyunca, lenf bezleri ve kan yolu ile olur. En sık kemiğe yayılır.

İdrar yaparken giderek artan güçlük, sık idrar yapma, idrar yollarında tıkanmaya bağlı olarak böbrek fonksiyon bozulması, kemik tutulmasına bağ lı bel, kalça, omuz ağrı s ı, damar tıkanması, kansızlık gibi belirtiler verebilir.

Makattan muayenede prostatta sertlik şüphe uyandırır. Bi­yopsi ile tanı konur. Ayrıca kanda ölçülebilen prostatik asit fos-fataz, prostat özgül antijen tanıya yardımcı olur.

Tümörün kapsül dışına taşmadığı durumlarda cerrahi ve rad­yoterapi eşit etkilidir. Tümörün kapsül dışına taştığı fakat çevre dokuları tutmadığı durumlarda radyoterapi uygulanmakta, daha ileri evrede, tümörün çevreye veya uzak organlara, özellikle ke­miklere yayıldığı durumlarda çeşitli hormona! ajanlar yanısıra, hastanın yakınmalarını giderecek cerrahi yöntemler ve kemik tu­tulumu ve ağrıları için radyoterapi verilebilir.

Testis tümörleri erkeklerde görülen tümörlerin %1’ini oluşturur, bununla birlikte 20-34 yaş arasındaki erkeklerin en sık tümörledir. Beyaz ırkta sıklığı daha fazladır.

Nedeni kesin olarak gösterilmiş değildir. Tesüslerin torbalara inmediği durumlarda sıklığı artmaktadır. Tümör çoğunlukla ger­minal hücrelerden kaynaklanır. Lenfoma ve yumuşak doku tümörleri %5 oranında görülür. Altmış yaş üzerinde erkeklerde ise lenfoma %75 oranda görülür.

Testiste ağrısız sert şişlik ilk belirtidir. Hastalık kan ve lenf yolu ile yayılır. Karın içinde lenf bezleri tutulumu sonucu sırtta ağrı olabilir. Akciğere yayıldığı zaman nefes darlığı ve öksürük yapabilir. Tümör hücrelerinin hormonal faaliyeti ile memelerde büyüme ve hassasiyet olabilir. Karaciğer yayılma karnın sağ üst kadranında ağrı, dolgunluk ve mideye bası ile erken doymaya yol açabilir.

Tanı kasıktan yapılan bir keşi ile testisin çıkarılması ile konur. Bu aynı zamanda erken hastalığın tedavisidir. Uzak yayılım yoksa, seminomda karın arka duvarındaki lenf bezlerine rad­yoterapi verilir. Seminom olmayan tümörlerde karın arka duvarındaki lenf bezleri çıkarılır. Bunlarda tutulum varsa kemoterapi verilebilir veya izlenir. Kemoterapi genelde tümör be­lirleyicileri yüksek olan hastalara verilir. Bazı merkezler lenf bez­leri çıkarmak yerine radyoterapi uygulamaktadır. Lenf bezleri çok büyük olduğu durumlarda önce kemoterapi verilip, bezler küçülünce ameliyatla çıkarma yoluna gidilmektedir. Tümör uzak yayılım yapmışsa ileri evrededir. Kemoterapi ile küçültülüp %10-15 hasta cerrahiye uygun hale getirilebilir. Geri kalan hastalar kemoterapi ile izlenir. Yeni kemoterapi rejimleri ile %90’a yakın hasta hastalıktan tamamen kurtulmaktadır.

Lösemiler (kan kanserleri)

Lösemi terimi eski Yunanca leukos (beyaz) ve haima (kan) sözcüklerinden türetilmiştir. Kemik iliğinde değişik kan ele­manlarını oluşturacak hücrelerin öncülerinin tümoral özellik ka­zanarak önlenmeyen çoğalma göstermesi sonucu ortaya çıkan birbirinden farklı nitelikler taşımakla birlikte özde ortak özellikleri olan ve ortak sonuçlara yol açan bir grup hastalığı kap­samaktadır. Bu grupta toplanan hastalıkların, en önemli ortak özelliği kemik iliğinde başlamaları, tanı konduğunda; kemik iliği ve dolaşan kanda bu hücrelerin yaygın olarak bulunması ve lenf bezleri, karaciğer, dalak, böbrekler, beyin zarları gibi diğer or­ganların çoklukla tutulmuş olmasıdır.

Kemik iliğinin bu hücrelerle dolması ve bu hücrelerin salgılarıyla normal ilik yapımı baskı laması sonucu normal kan elemanları yapılamadığından çeşitli belirtiler ortaya çıkar. Aşağıda özetlenen bu belirtiler hastayı doktora başvurmaya yönelten başlıca yakınmalar olmaları yanı sıra hastalığın başlıca ölüm nedenlerini de oluşturur.

  1. Kırmızı kürelerin yapılanmaması sonucu gelişen kansızlık, solukluk ve halsizliğe yol açar,
  2. Beyaz kürelerin yapılamaması bakteri, virüs ve mantarlara karşı direncin kırılması ile çeşitli enfeksiyonlara yol açar. Normal kişilerin kısa sürede bağışıklık sistemi yardımı ile altedeceği en feksiyonlar lösemili hastalarda çok ağır ve öldürücü seyrederler, 3. Pıhtılaşmayı sağlayan trombositlerin yapılamaması, öte yan dan pıhtılaşma faktörlerinin üretildiği karaciğerin lösemik hücrelerce istilası sonucu görevini yapamamasına bağlı olarak kanamalar oluşabilir. Bu tür kanamalar deri içine toplu iğne başı büyüklüğünde çok sayıda ve yaygın olabileceği gibi diş etleri, burun, sindirim sistemi, idrar yolları kanamaları veya yaşamsal önemi olan akciğer, beyin kanamaları şeklinde olabilir. Gerekli önlemler alınmazsa ölüm olabilir,
  3. Beyin ve zarlarının tutulmaları sonucu baş ağrısı, kusma, bulanık görme olur,
  4. Kemiğin periost tabakasının (dış tabaka) lösemik hücrelerle tutulması ve artmış anormal hücre yapımının ilik boşluğunu genişlemeye zorlaması kemik ağrılarına neden olur,
  5. Böbreğin lösemik hücrelerle dolması, hızla çoğalan hücrelerin yıkım artıkları ve salgıladıkları maddelerle böbrekte tıkanmaya yol açmaları sonucu idrar azalabilir,
  6. Lenf bezlerinde, dalak ve karaciğerde büyüme ve diş etlerinde kabarmalar olabilir.

Lösemilerin oluşmasında rol oynadığı bilinen faktörlerin sayısı giderek atmaktadır. Ancak vakaların çoğunda gerçek neden hala karanlıktır.

  1. İyonize edici radyasyon, nedenler arasında en kesinlik kazanmış olanıdır. Atom bombasının patlatılmasından sonra Japonya’da akut lösemi ve kronik miyeloid lösemi görülme sıklığında ani artış gözlenmiştir. Lösemi sıklığında artış doza bağlıdır ve en yüksek düzeye patlamadan 7 yıl sonra çıkmıştır. Bazı omurga hastalıkları nedeniyle radyoterapi uygulanmış kişilerde aplastik anemi ve lösemi sıklığı artmıştır.
  2. Kimyasal maddelerin rolü ayakkabı yapımında çalışanların kullandıkları benzenin lösemi yaptığının gösterilmesi ile dikkati çekmiştir. Alkilleyici grubuna dahil kemoterapötiklerin akut lösemi yaptığı artık bilinmektedir. Kimyasal maddelere bağlı lösemi, bu maddelerle temastan 4-6 yıl sonra ortaya çıkar.
  3. Retrovirüsler grubuna dahil olan HTLV-1 virüsü bazı lenfoma ve lösemili hastaların hücrelerinden izole edilmiştir. Bu tür lösemiler Japonya, Karaibler, ABD’nin güneyinde görülmektedir.

Lösemiler akut ve kronik olarak ikiye ayrılırlar. Tedavi edil­medikleri zaman akut lösemiler kısa sürede ölümle sonuçlanır. Kronik lösemiler daha yavaş seyirli olup hastalığın saptandığı ev­reye göre değişmekle birlikte hastalar uzun süre bazen yıllarca yaşarlar.

Lösemilerin yıllık görülme sıklığı yüzbin nüfusta 5-6’dır. Bun­ların yarısı akut, yarısı kronik lösemidir. Kronik miyelositer lösemi erkeklerde daha sık ve tüm lösemilerin %15’ini oluşturur. Genelde 40 yaş üstünde ortaya çıkar. Kronik lenfositer lösemi %30 oranında görülür. Hastaların %90’ı 50 yaş üzerindedir. Erkek-kadın oranı 2/1’dir.

Akut lenfoblastik lösemi (ALL) en çok 3-4 yaşta görülür. Sıklığı 9 yaştan itibaren azalır ve 40 yaştan sonra çok nadirdir. Akut miyelositer lösemi (ML) sıklığı ise yaşla artar ve hastaların %30’u 60 yaş üzerindedir.

Takiben tekrarlama ve ölüm çok nadirdir. Çocukların %75’i erişkinlerin %30’u kemoterapi ile tamamen iyileşebilir. ALL’de kemik iliği nakli nüks durumunda uygulanmakla birlikte, tek­rarlama riski yüksek gruplarda, özellikle erişkenlerde ilk te­daviden hemen sonra uygulayanlar da vardır.

AML’de çocuklarda %80, erişkinlerde %60 tam yanıt elde edi­lir. Çocuklarda 5 yıllık nükssüz yaşam oranı %45, erişkinlerde %10-15’tir. Kemik iliği nakli ilk tedavi yanıtından sonra uy­gulanmakta ve hastalıksız yaşam 5 yılda %40-50’ye ulaşmaktadır.

Kronik miyelositer lösemide kemoterapi ile lösemik hücreler baskılanır fakat tam iyileşme olmaz. Bu nedenle bugün kabul gören tedavi yöntemi tanı konduktan sonra en kısa zamanda kemik iliği naklidir. Bu yöntemle %50-60 hastada tam iyileşme sağlanır.

Kronik lenfositer lösemide (KLL) tedavi hastalığın dönemine göre değişir. Erken dönemde 10 yıl, ilerlemiş dönemde 1-2 yıl yaşam beklentisi vardır. Kemoterapi ile KML’de olduğu gibi tam iyileşme beklenmez. Kemik iliği nakli hastaların ileri yaşları ne deniyle sık yapılamamaktadır ama bu konuda çalışan merkezler vardır.

Lenfomalar

Bağışıklık sisteminin tümörleri olarak tanımlayabiliriz. Bu sis­temin görevi yabancı maddeleri (mikroorganizma, kanser hücreleri, her türlü zararlı madde) tanımak ve bunları zararsız hale getirmektir. Bağışıklık sisteminin temel hücresi lenfosittir. Lenfositler birinci lenfoid organlar olan timus ve kemik iliğinde üretilir, eğitilir ve ikinci lenfoid organlar olarak dalak ve lenf bez­lerinde yerleşir, görev yaparlar. İkinci grubu bademcikler, dil kökü, solunum ve sindirim sisteminde bulunan plaklar da da­hildir. Vücutta lenfoid yapı bulunmayan tek yapı sinir sistemidir.

Lenfomalar %95 oranında lenfositlerden kaynaklanmakla bir­likte bu sistemde bulunan ve yabancı maddelerin hücre içine alınması ve işlenecek lenfositlere uygun yanıt için sunulması görevini üstlenen monosit makrofaj sisteminden de başlayabilir. Lenfoma başlığı altında hastalığı (HD) ve Hodgkin dışı len­fomalar (HDL) toplanmaktadır.

Lenfoma nedenleri

Hodgkin hastalığı sosyoekonomik düzeyi yüksek, yüksek öğrenim görmüş ve küçük ailelerde daha sık görülür. Kalıtımsal yatkınlık söz konusu olabilir. Bazı ailelerde, kardeşlerde ve okul larda sık görülmesi bir enfeksiyon etkeninin yol açabileceğini düşünmektedir. Hodgkin dı şı lenfomalarda da virüsler ve bağışıklık sis­teminin çalışmasında ortaya çıkabilecek bozukluklar sorumlu tutulmaktadır.

– RNA virüsleri olan HTLV-I, II ve AİDS etkeni HTLV-III çeşitli lösemi ve lenfomaların ortaya çıkmasında rol oynarlar. Ebstein-Barr virüsü (DNA virüsü) ise Afrika Burkitt lenfoma hücrelerinde saptanmıştır.

– Organ transplantasyonlarından sonra ve doğuştan bağışıklık sistemi bozuk olan kişilerde hızlı ilerleyen, öldürücü lenfomalar ortaya çıkmaktadır.

– Bazı kötü huylu hastalıkların tedavisini takiben lenfomalar ortaya çıkabilir.

Lenfoid sistemin vücutta yaygın bulunuşu bu tümörlerin hemen her yerden başlayabilmesine olanak vermektedir. Len­fomalar en sık lenf bezlerinde başlar. Vücutta 500-600 kadar lenf bezi vardır. HDL’larda lenf bezi tutulumu yanı sıra solunum ve sindirim sisteminde bulunan plaklardan da hastalık başlayabilir. Bu nedenle belirtiler tutulan bölgeye ve organa göre değişebilir.

Hodgkin hastalığında, hastaların yanı sıra, HDL’da beşte bi­rinde sistemik belirtiler görülür. Başlıcaları, ateş, gece terlemesi kilo kaybıdır. Hodgkin hastalığı için özel bir durum olan kaşıntı hastalığın tanısından bazen yıllarca önce başlayabilir.

– Vücudun herhangi bir veya daha çok bölgesinde (boyun, kol tuk altı, kasık, dirsek) lenf bezi büyümesine bağlı şişlik.

– Göğüs boşluğunda kalp, büyük damarlar, solunum yollarım çevreleyen lenf bezlerinin büyümesine bağlı nefes darlığı, ses kısıklığı, boyun ve yüzde şişme, yutma zorluğu, inatçı, kuru öksürük olabilir. Akciğer zarında sıvı birikebilir.

– Karında lenf bezleri büyümesi sonucu omuriliği terk eden si nirlerin köklerine bası ile ağrı, barsaklara bası ile dışkı ve gaz çıkarmama, böbrek ve idrar yollarına bası ile böbrek yetmezliği, üremi gelişebilir. Omuriliğe bası olursa felç, dışkı ve idrar kaçırma veya tam tersi idrar yapamama ortaya çıkabilir. Sindirim sisteminin lenfoid plaklarının hastalığa katılması ise inatçı ishal, barsak tıkanması, delinmesi kanama ile sonlanır. Karın zarında sıvı toplanabilir.

– Dalak ve karaciğer tutulduğu zaman karnın üst kısmında kitleler, mideye dıştan bası ve ağrı gelişir.

– Karın arka duvarındaki lenf bezlerin büyümesi kan ve lenf damarlarına bası yaparak bacaklar ve dış üreme organlarında şişmeye neden olur.

– Kemik iliği tutulumu ilik elemanlarının yapılmaması ile sonuçlanır ve kanamalar, enfeksiyonlar, kansızlık ortaya çıkar.

Tanı bu belirtileri olan hastalarda biopsi ile konur. Hodgkin hastalığı ve HDL’larda hastalığın yaygınlık derecesi fizik muayene, akciğer filmi, göğüs ve karın bilgisayarlı tomografisi ve kemik iliği biopsisi ile araştırılır. Hodgkin hastalığı başlangıçta daha sınırlı olma eğilimindedir. Hodgkin dışı lenfomalarda ise daha başlangıçta yaygın hastalık vardır.

Hodgkin dışı lenfomalarda asıl tedavi kemoterapi ile yapılır. Radyoterapi büyük ve kemoterapötiklere dirençli kitleleri küçültmek için, hastalarda lenf bezi basılarına bağlı acil du­rumları ortadan kaldırmak için saklanır. Hodgkin hastalığında erken evrelerde radyoterapi, ileri evrelerde ise kemoterapi ve­rilmektedir.

Kemik ve yumuşak doku tümörleri

Kemik, kıkırdak, çizgili ve düz kas, kan ve lenf damarları, bağ dokusu, yağ dokusu, akciğer, karın ve kalp zarları gibi me-zenkimal dokuların tümörleri sarkom başlığı altında toplanır. Sarkom sözcüğü akciğer, sindirim sistemi, meme gibi epitelden kaynaklanan organ tümörleri için kullanılan kanser teriminin karşılığıdır.

Sarkomlar tüm tümörlerin %1’inden daha azını oluştururlar. En sık çocuklarda ve 50-60 yaşlarda görülürler. Cinsler arasında sıklık farkı yoktur. Belli sarkom tipleri, özel bazı maddelerle karşılaşma sonucu ya da bazı tıbbi durumlar sonucu gelişirler.

Lenfanjiosarkom (lenf damarlarının sarkomu), meme ame­liyatlarından sonra aynı tarafta kolda ödem gelişir ise daha sonra bu kolda sarkom gelişme riski artmaktadır.

Karaciğer anjiosarkomu, “torantrast” (eskiden böbrek filmi çekiminde kullanılan zararlı bir kontrast madde), arsenik, vinil klorür teması ve sirozda risk artmaktadır.

Osteosarkom (kemik sarkomu) radyumla temas, radyoterapi alan bölgelerdeki kemiklerde gelişebilir. Çocuklarda kalıtsal bir göz tümörü olan retinoblastomun tedavisini takiben gelişmesi kalıtımla ilişkisini düşündürmektedir. Kemiğin yaşlılarda görülen bir hastalığı olan Paget hastalığından sonra görülmesi artar.

Fibrosarkom, Radyasyonla karşılaşma ve Paget hastalığını ta­kiben görülebilir.

Kaposi sarkomu, AIDS’de sık görülür ve bazı virüslerin rolü olduğu ileri sürülmektedir. (Sitomegalovirüs bu konuda suçlanmaktadır zaten AIDS’de bu virüs ile enfeksiyon sıklığı art­maktadır).

Maliyn schwannom, kalıtsal bir hastalık olan nörofibromatozisde görülür. Kemik ve kıkırdak dokusu sarkomları dışındakiler yumuşak doku sarkomlarını oluştururlar. Bunlar kas, damarlar, yağ ve bağ dokusu gibi çok değişik dokulardan kaynaklanmalarına karşılık biolojik davranış, klinik özellik ve tedavilerinin benzer oluşu nedeniyle bir grupta toplanırlar. Yumuşak doku sar­komlarının %50’si kol ve bacaklarda görülür.

Önde gelen belirti, hasta tarafından haftalar, hatta aylar önce farkedilmiş olan ağrısız, giderek büyüyen kitledir. Ateş, kilo kaybı, halsizlik gibi sistemik belirtiler sık görülmez. Bununla bir­likte nedeni belli olmayan ateş bazen vücudun gözden uzak bir bölgesine yerleşmiş ve farkedilmeyen bir sarkomun ilk belirtisi olabilir.

— Kemik sarkomları her hangi bir kemikte görülebilir bir büyüme, şişme ile ortaya çıkar ve kırığa, ağrıya yol açabilirler. Ewing sarkomda ağrı sıktır.

— Karın zarı arkasında, karın arka duvarına yerleşen sar komlar sırt ve bel ağrısı, bacaklarda şişme, karında kitle ile ortaya çıkarlar.

— Baş ve boyunda yerleşen sarkomlar gözün ileriye fırlaması, göz kapağının açılmaması, bu bölgede kitleler, sinirlerde felçlere yol açabilir.

Sarkomlar bazen asıl tümörün etkisinden bağımsız olarak bazı beklenmedik belirtilere yol açarlar. Bunlar özellikle karın arka duvarında yerleş en tiplerin fazla şeker kullanarak veya salgıladıkları insülin hormonu benzeri maddelerle kan şekerinde düşme etkileri, bundan başka kalsiyum düzeyinde düşme, parmak uçlarının kalınlaşması, kemiklerde erime benzeri belirtilerdir.

Sarkomlar en çok kan yolu ile yayılırlar. Tüm sarkomlar ilk olarak ve en çok akciğere yayılırlar. Bu tutulum akciğerde her iki tarafta ve çok sayıda tümör odağı görülmesine yol açar. Ka­raciğer, kemik ve diğer organlar daha az ve ancak ileri evrelerde tutulurlar. Ewing sarkom sıklıkla diğer kemiklere yayılır. Lenf bezi yayılımı oldukça azdır.

Yağ ve bağ dokusunun bazı özel tipleri ile kemiğin parosteal sarkomu, AİDS hastalığı seyrinde gelişen Kaposi sarkomu ne-diren yayılır ve daha uzun yaşam beklentisi vardır.

Sarkomlarda tümör hücrelerinin tümöral değişim gösterme de­recesi klinikte çok önemlidir. Hastalığın evresini ve tedavinin başarısı ile yaşam beklentisini etkiler.

Tedavide yumuşak doku sarkomlarının cerrahi olarak oldukça geniş bir normal doku da kapsanarak çıkarılması gerekir. Bölgenin özelliği nedeniyle geniş çıkarılamayan ve cerrahi sınırda tümör hücrelerine rastlanan durumlarda radyoterapi ve tümör hücrelerinin derecesinin yüksek olduğu durumlarda kemoterapi verilir. Diğer organlara yayılmış tümörlerde de kemoterapi ver­mek gerekir.

Yumuşak doku tümörlerinde zamanında uygun tedavi yapıldığında 5 yıllık yaşam beklentisi %50’dir, bu epitelyal tümörlerin çoğundan iyidir. Kemiğin sarkomları olan osteo ve Ewing sarkomlar daha çok genç erişkinlerin tümörleridir. Bu sar­komların tedavisinde cerrahi, redyoterapi ve kemoterapi bir ekip tarafından planlanarak belli protokoller dahilinde kullanılır. Özellikle etraf kemiklerinde yerleşen Ewing sarkomda cerrahi ve kemoterapi ile çok yüksek sağ kalım elde edilir. Kondrosarkom kıkırdak kökenlidir. Hastalar sıklıkla 40 yaş üzerindedir. En sık kalça, uyluk ve omuzda yerleşir. Bazı tipleri yavaş büyüyüp geç yayılırlar, aksine hızla büyüyüp hızlı yayılanlar da vardır ve bu sonuncuların yaşam beklentisi kısıtlıdır. Tümör tümüyle çıkarılmaya çalışılmalıdır ama bu olanaklı olmazsa radyoterapi ve yüksek tümör derecesi varsa kemoterapi verilir. Beş yıllık yaşam beklentisi % 15-70 arasında değişir.

Beyin tümörleri

Kafa içinde yer alan tümörler, beyin tümörleri ve diğer organ tümörlerinin beyin ve beyin zarlarına yayılmaları yani me­tastazlar olarak ikiye ayrılırlar. Metastatik tümörler en sık akciğer, maliyn melanorn, meme kanserlerinin seyrinde olur ve erişkinlerde sıktır. Birinci tümörler tek kitle olarak kendini gösterirken metastatik olanlar sıklıkla birden fazla kitle oluştururlar. Erkek-kadın oranı 3/2’dir. Beyin tümörlerinin en sık görüldüğü iki yaş grubu, 5-10 ve 50-55 yaşlar olarak tanımlanmıştır. Çocukluk çağında en sık görülen tümörlerdir.

Beyin tümörlerinin nedenleri

  1. Çevresel karsinoj enlerin sinir sistemi tümörleri oluşturduğuna ait kanıt yoktur. Radyasyonla karşılaşmanın ve plastik sanayisinde çalışmanın risk faktörü olabileceği ileri sürülmektedir.
  2. Bazı kalıtsal hastalıkların seyrinde sinir sistemi tümörleri sıklığında artış görülebilir (Nörofibromatozis, tuberoskleroz, Tur-cot sendromu),
  3. Bağışıklık sistemi baskılanması, transplantasyon (özellikle kalp nakli) yapılan kişilerde ve AIDS’de özellikle beynin birincil lenfomaları riski artmaktadır.

Sinir sisteminde tümörlerin %90’ı kafa içinde, %10’u omurilik kanalında yerleşir. Çocuklarda tümörlerin %70’i beyin yarı kürelerinde yerleşir.

Beyin tümörlerinin seyri yerleştiği bölgeye, büyüme hızlarına, tümör hücrelerinin tipine bağlıdır. Beyni çevreleyen kafatası es­neme özelliği olmayan bir yapı olduğundan iyi huylu tümörler bile kafa içi basıncını artırarak ve yaşamsal oluşumlara bası ile yaşamı tehdit ederler. Ölüm nedeni sıklıkta beyin fonk­siyonlarının durması ve solunum felcidir. Hızlı büyüyen tümörler kritik çapa daha kısa zamanda ulaşarak, beyin dokusunda sıvı toplanması ve kafa içi basıncın artmasına yol açarlar. Bu du­rumda başlıca belirtiler kan basıncı yükselmesi, baş ağrısı, bulantı-kusmadır. Yavaş büyüyen tümörler daha sınırlı belirtiler, sıklığı ve şiddeti giderek artan sara nöbetleri yaparlar. Beyin tümörleri çoğunlukla yerel büyüme gösterir, medulloblastomlar beyin-omurilik sıvısı yoluyla gene sinir sistemine sınırlı yayılma yapabilirler. Sinir sistemi dışına yayılım yok denecek kadar azdır.

Beyin tümörlerinin belirtileri

Baş ağrısı hızlı büyüyen tümörlerde olur. Yirmi yaşının üzerinde kişilerde gelişen sara nöbetlerinin beşte biri tümöre bağlıdır. Bayılma, baş dönmesi, geçici görme kaybı, uzun süren kafa içi basıncı artması uyku hali ve entellektüel fonksiyon kaybına yol açar.

Beyin glial tümörleri duyu, hareket ve kişilik bozukluğuna, be­yincik tümörleri denge kaybına yol açabilir. Beyin zarlarının kan­ser hücreleri ile tutulumu ise baş ağ rı sı, uyku hali, bilinç kaybına neden olabilir.

Omurilik tümörleri, barsak ve idrar torbası kontrolü kaybı, uyluk, bacak ve dış üreme organlarında duyu ve hareket bo­zukluğu yapabilir. Açıklanamayan baş ağrısı, sara nöbetleri, denge, kişilik ve hareket bozukluğu, fışkırır tarzda ve öğürtüsüz kusması olan kişilere bilgisayarlı tomografi yapılarak tanı ko­nabilir.

Kafa içinde yer tutan bir kitle öncelikle beynin birinci ve. ikinci (metastatik) tömürlerinin ayrımını gerektirir. Başka bir organın tümörünün beyne yayılması sonucu gelişen kitleler çoğunlukla birden fazladır.

Beyin tümörü tedavisi

Tedavi yaklaşımı bu iki türde benzerlik gösterir. Tek tümör varsa kitlenin çıkarılması gerekir. Beynin kendi tümörleri çoğunlukla tektir. Beyin dokusunun özelliği nedeniyle tümör geniş emniyet sınırı ile çıkarılamaz. Bu nedenle radyoterapi te­daviye eklenmelidir. Yüksek dereceli, hızlı büyüyen tümörlerde kemoterapi uygulanır. Birincil tümörlerde yaşam, tümörün cin­sine, büyüme hızına bağlıdır. Yavaş büyüyen astrositomlarda 5 yıllık yaşam %60 iken, hızlı büyüyen glioblastomlar nadirdir.

İkincil tümörler ise çok kez olduğu gibi birden fazla sayıda ise cerrahi yaklaşımın yeri yoktur. Radyoterapi ve kemoterapi uy­gulanır. Bu tümörlerde asıl tümörün de tedavisi gereklidir. Prognoz tümörün cinsine ve yayılımına göre değişmekle birlikte beyne yayılmış bir tümör oldukça kısıtlı bir yaşam süresi anlamına gelir.

Çocukluk çağı kanserleri

Kanser erişkin çağda daha sık görülmesine karşın her yaşta görülebilen hastalıktır. Yaklaşık her yıl bir milyon çocukta 100 yeni kanser vakası çıkmaktadır. Çocuk ölümlerinin nedenleri ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile ilgilidir. Gelişmiş ülkelerde başta enfeksiyonlar olmak üzere ölümlerin diğer nedenleri azaltıldığından ölüm nedeni olarak kanser daha ön plana çıkmaktadır. 1-14 yaşlarında kazalardan sonra kanser gel­mektedir. Çocuklukta görülen kanserlerin cinsler de erişkinlerdekinden farklıdır. Bu nedenle çocukluk çağı kan­serlerinde tedavi sonuçları da farklı olmaktadır. Bugün uygun te­davilerle çocukluk kanserlerinin %60’ında iyileşme mümkün ol­maktadır.

Aşağıdaki tabloda birinci sırayı alan lösemiler (kan kanseri) ülkemizde de birinci sıklıkta görülmektedir. Ancak bizim ülkemizde kesin rakamlar olmamakla birlikte, ikinci sırayı len-fomalar (beze kanserleri), üçüncü sırayı da beyin tümörleri al­maktadır. Lösemi, beyin tümörleri ve beze kanserleri 5-9, yaşta en sık görülürken, yumuşak doku tümörleri, Wilms’ (böbrek) tümörü, nöroblastom (sempatik sinir sistemi tümörü) gibi tümörler 0-4 yaş grubunda daha sık görülmektedir. Kemik tümörleri ise 10 yaşından sonra daha sık görülmektedir.

Ülkemizde ilk sıralan alan kan kanserleri ve beze kan­serlerinde ilk bulgular solukluk, halsizlik, vücudun değişik yer­lerinden kanamalar, deride morarmalar, boyun, kasık ve koltuk altında büyük bezelerin ele gelmesi, karın şişliği gibi bulgulardır. Beyin tümörlerinde ise kafa içindeki kitlelerden dolayı havale geçirme, gözlerde kayma, kusma, yürüme bozukluğu, kol ve ba­cakların tutmaması gibi belirtiler çıkabilir.

Böbrek tümörlerinde karın şişliği ve karında ele gelen kitle, idrardan kan gelmesi belli başlı belirtilerdir. Karın içinde olan tüm kanserlerde karın şişliğine ek olarak idrar yapmada güçlük, kaka yapmada güçlük, idrarda ve dışkıda kan gibi bulgular olabilir. Kemik kanserinde o bölgede şişlik ve ağrı görülür. Yumuşak doku tümörlerinde de tümörün olduğu yere göre değişen yukarıdakilere benzer bulgular görülmektedir. Bu şikayetleri gören ailelerin hemen bir hekime başvurması gerekmektedir.

Çocuklardaki kanserlerin tedavileri de erişkinlerdeki gibi cer­rahi, kemoterapi ve radyoterapi ile yapılmaktadır. Ancak bu te­daviler hastalıktan hastalığa, hatta hastadan hastaya farklılıklar gösterebilmektedir.   Kanserin cinsi, yaygınlık derecesi gibi faktörler tedavide bazı değişiklikleri gerektirebilmektedir. Her hastada kullanılan ilaçlar bile farklı olabilmektedir. Ayrıca çocuklarda kullanılan ilaç tedavileri ile erişkinlerde kullanılanlar arasında fark vardır. Bu nedenle bu tedavilerin çocuk kanserleri uzmanının bulunduğu bir onkoloji merkezinde yapılması uygun olacaktır.

Çocuklardaki kanserlerin tedavisi oldukça yüz güldürmektedir. Özellikle çocuklarda Wilms’ tümörü, Hodgkin hastalığı gibi kanser türlerinde iyileşme şansının %90’lara kadar ulaştığı harika sonuçlar elde edilmiştir. Ne yazık ki, kanserin te­davisi olmadığı düşünülerek hastaneye getirilmeyen hastalar te­davi şansları olduğu halde kaybedilmektedirler. O halde başta anne ve babalar, sağlık personeli olmak üzere toplumun tüm birey ve kuruluşları böyle bir hastalık olduğunda vakit geçirmeden hekime başvurmak konusunda eğitilmelidirler.

Aileler kanser tedavisinin yan etkileri konusunda çok endişelenmektedirler. Bunlardan bulantı, kusma, saç dökülmesi gibi yan etkiler geçicidir. Ancak geç dönemde çıkabilecek sa­katlıklar, iş bulmadaki güçlükler, okul problemleri, sosyal prob­lemler konusunda aile ve hekim işbirliği içinde çalışmalıdırlar. Ai­leler kanser tanısının da verdiği korku ve umutsuzluk ile çocuğun genel durumunun başlangıçtaki kötülüğüne, bazen ya etkilerine bakarak tedaviden vazgeçebilmektedirler.

Ancak yukarıda da belirtildiği gibi çocukluk çağı kanserlerinde bugün artık çok iyi sonuçlar alınmaktadır. Yakın gelecekte bu sonuçları daha da iyileştirilmesi mümkün olacaktır. Ülkemizde her türlü kanserin tedavisinin yapıldığı merkezler vardır.

Sonuç olarak anne-babalara düşen görev, çocuklarını iyi gözlemlemeleri, periyodik sağlık kontrollerine götürmeleri, her­hangi bir şüpheli durumla karşılaştıkları zaman vakit geçirmeden doktora başvurmalarıdır. Ancak kanser dışı hastalıklarda benzer belirtiler görülebileceğinden aileler paniğe kapılmadan bütün bu işleri yapmalıdırlar. Unutulmamalıdır ki, bugün kanserli her beş çocuktan üçünün kurtarılabilmesi mümkün olmaktadır.

KAYNAKLAR
  1. Devita VT, Hellman S, Rosenberg SA. Cancer, Principles and Practice of Oncology. JB Lippincott Co., Philadelphia, 1989.
  2. Pizzo PA, Poplack DG. Principles and Practice of Pediatric Oncology, JB Lippincott Co., Philadelphia, 1989.
  3. Klinik Onkoloji. Sherman CD, Çalman KD, Eckkhardt S, Elsebai I, Fırat D ve arkadaşları. Uluslararası Kanser Savaş Örgütü Yayını Çeviri: Dinçer Fırat ve arkadaşları, Sağlık Bakanlığı ve Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu, An kara, 1990.
  4. Dinçer Fırat, Necati Küçüksu. Kanser Konusunda Genel Bilgiler. Türk Kanser Araştırma ve Savaş Kurumu yayınlan, Ankara, 1987.
  5. Dinçer Fırat. Medikososyal yönleri ile Türkiye'de kanser sorununun önemi. Hamdi Suat Aknar Konferansı IX. Türk Kanser Haberleri 121:7-9, 1991.

YAZIYI PAYLAŞ


Araç çubuğuna atla