3 bin hekim 18. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi, için Antalya’da buluştu

15 Ekim 2016   |    17 Ekim 2016   |   Kategori: İç Hastalıkları, Kongreler Print

ic-hastaliklari-216-4Türkiye’nin en önemli ve en yoğun katılımlı bilimsel kongrelerinden birisi olan 18. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi, Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği (TİHUD) tarafından 12-16 Ekim 2016 tarihleri arasında Antalya’da yapıldı. Bilimsel kongreler içinde en fazla ilgi çeken ve takip edilen kongreye bu yıl 3.250’yi aşkın uzmanın katıldığı açıklandı. Kongrede gündeme gelen önemli konularla ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Türk İç Hastalıkları Uzmanlık Derneği Yönetim Kurulu Başkanı ve Kongre Başkanı Prof. Dr. Serhat Ünal, kongrede bu yıl ele alınan konularla ilgili şu bilgileri verdi.

Kongremizde, İç Hastalıkları kliniklerindeki çok önemli ve ilgi çeken konuların yanı sıra, olgular eşliğinde sık karşılaşılan problemlere ve kronik hastalıklara yaklaşım ile birlikte tıptaki yeni gelişmeler gözden geçiriliyor. Son gelişmelere ilişkin konferanslar, iç hastalıklarında kanıt-hastalık ilişkisi oturumları, klinik ve laboratuvarlardaki güncel konuları içeren sempozyumlar, programın ana başlıklarını oluşturuyor. Kongrede konularında ülkemizde söz sahibi 104 konuşmacı ve oturum başkanı görev alıyor.

Yüksek katılımcı sayısıyla düzenlenen İç Hastalıkları Kongresi Kurs Programı, bu yıl 4 ana başlıkta gerçekleşti. Acil Dahiliye Kursu, Diyabet Kursu: Yeni Antidiyabetikler, Mekanik Ventilasyon Kursu ve Yaşlı Hastada Sık Kullanılan İlaçlar Kursu başarıyla gerçekleştirildi. Kongremizin bilimsel programı ve konuşmacıların belirlenmesi uluslararası kongrelerdeki güncel konular ve ülke gerekliliklerimiz göz önüne alınarak TİHUD Yönetim Kurulu, 18. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi Bilimsel Kurulu ve Kongre Düzenleme Kurulu tarafından hazırlandı. Kongremize 152’si klinik araştırma, 289’u olgu sunumu olmak üzere toplam 441 bildiri başvurusu yapılmıştır.

Kongre takvimi, bilimsel program akışı ve sergi alanı fiziki koşulları da gözönüne alınarak bu bildirilerden 27’si sözlü sunum, 374’ü elektronik poster kategorisinde olmak üzere 18. Ulusal İç Hastalıkları Kongresi’nin bilimsel portföyündeki yerlerini almıştır. Kabul edilen 401 bildiriden 108’i Genel Dahiliye, 69’u Endokrinoloji ve Metabolizma, 37’si Hematoloji, 27’si Romatoloji, 52’si Gastroenteroloji, 42’si Nefroloji, 16’sı Onkoloji, 14’ü Kardiyoloji, 17’si Enfeksiyon Hastalıkları, 10’u Geriatri ve 5’i Yoğun Bakım disiplinlerinin alanındadır.

Kongrede bu yıl da TİHUD 2016 KONGRE MOBİL uygulaması gerçekleştirildi. Uygulama ile kongrede yer alan bilimsel ve sosyal tüm aktiviteler; Konuşmacı sunumlarından, kongre fotoğraflarına; bildiri özetlerinden, Kongre TV ve Kongre Gazetesi günlük yayınlarına kadar uzanan geniş medya içeriğine her an ulaşabiliniyor.


Zika vürüsünün yarattığı tehlike pik noktasını geride bıraktı

Zika vürüsünün yarattığı risklerle ilgili bilgi veren Prof. Dr. Serhat Ünal, sözlerini şöyle sürdürdü: 1947 yılında Uganda’daki Zika ormanında bulunan Zika virüsü batı yarımküre için yeni olan, tropikal bir hastalıktır. Brezilya’da bir salgın ortaya çıkınca, batı yarımkürede hızla yayılmaya başlamıştır. Henüz tam olarak ispatlanmamasına rağmen; doğum defektlerine sebep olduğu düşünülmektedir. Zika virüsü, yenidoğanlarda beynin yetersiz gelişimine yol açabilen mikrosefaliye (küçük kafa) neden olabilmektedir.

Sivrisineklerle yayılan virüs dünya genelinde 70 ülkede tespit edilmiştir. Zika virüsü, aynı zamanda deng humması, sarı humma ve chikungunya virüslerini taşıyan Aedes türü sivrisineklerin insanları ısırmasıyla olur. Sivrisinekler, Zika hastalığını geçirmekte olan bir kişiyi ısırarak enfekte olurlar, daha sonra bu enfekte sinekler, diğer sağlam kişileri ısırarak onları da enfekte ederler. Ayrıca bu virüs ile enfekte olan her 5 kişiden yaklaşık 1’i hasta olmakta ve semptom geliştirmektedir.

En sık görülen belirtiler; aniden başlayan ateş, döküntü, eklem ağrıları, gözlerde kızarıklıktır. Eklemlerde, özellikle el ve ayaklardaki küçük eklemlerde şişmeler olabilir. Diğer belirtiler: kas ağrısı, baş ağrısı, gözlerin arkasında ağrı ve kusma olabilir. Zika aynı tür sineklerden bulaştığı için humma ve chikungunya hastalıkları ile benzer özellikler göstermekte ve tanının konulmasında da aynı yol izlenmektedir.

Ancak bazı insanlarda hiçbir belirti görülmeyebilir. Virüs nadiren, sinir sistemini etkileyip felce yol açabilen Guillian-Barre Sendromu gibi hastalıklara da yol açabilir. Çoğu zaman teşhisi zor olan sessiz bir enfeksiyondur. PCR ya da kan örneğinden virüs izolasyonu ile teşhis konulabilir.

Hastalığın özgün bir tedavisi bulunmadığı gibi önleyici bir aşısı da yoktur. Tedavisinde ise istirahat, sıvı alımının arttırılması, ateş düşürücü ve ağrı kesiciler önerilmektedir. Tüm virüs enfeksiyonlarında olduğu gibi antibiyotiklerin virüse herhangi bir etkisi yoktur. Enfekte olmuş anneden doğacak çocuğa geçen virüsün en bilindik yan etkisi mikrosefalidir. Bu hastalıkla doğan bebekler normalde daha küçük kafatasına sahip olur ve gelişme geriliği görülür. Hatta ilerleyen aşamalarda bebeğin ölümüne dahi sebep olabilir.

Önleyici bir aşı ya da ilaç bulunmamaktadır. Bu sebeple sivrisinek ısırıklarından korunmak önemlidir. Bunun için klimalı ya da korunmuş mekanlarda kalmaya özen gösterilmelidir. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre Tropikal Afrika, Güneydoğu Asya, Pasifik Adaları, Orta ve Güney Amerika’da hastalığın yayıldığı bildirilmiştir. Özellikle hamileler için, hamilelik düşünenler için o bölge tehlikelidir. Çünkü tedavisi olmayan hastalığa yol açabilir. Mikrosefali ise ilerde düzelebilecek bir hastalık değil, doğumsal, büyük bir anormalliktir.


Hipertansiyon tedavisinde yeni hedefler! İdeal tansiyon kaç olmalı? 120/80 mm/hg

Türkiye’de milyonlarca kişiyi etkileyen hipertansiyon ile ilgili yayımlanan yeni araştırmaların sonuçları hakkında bilgi veren  İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Kerim Güler, ideal tansiyon hedefleri ile ilgili şu saptamalarda bulundu:

2016 yılına kadar yayınlanan tüm hipertansiyon klavuzlarında (Avrupa, Amerika, Kanada , İngiltere ve Türk uzlaşı raporunda) tansiyonun 140 /90 rakamına kadar olması bazı çok özel durumlar dışında normal kabul ediliyordu. Bu değerler birçok hekimin içine sinmemişti çünkü bundan önce çok sayıda hasta üzerinde yapılan çalışmalarda tansiyon ne kadar düşük o kadar iyi görüşü hakimdi.

Bu adeta bir kurala bağlanmıştı. 115/75 mm hg riski en düşük değer olarak kabul ediliyor ve sistolik tansiyonda her 20 mm, diastolik tansiyondaki 10 mm’lik yükseliişler kalp hastalıklarından ölme şansını 2 katına çıkarıyordu.

Son klavuzlarda kabul edilen 140/90 mm hg’lık değerler ACCOR D çalışmasnın sonuçlarına dayanarak alındı. Bu çalışmada 4773 hipertansif hasta araştırıldı ve tansiyonu 140’a indirilen grupla 120’ye indirilen grup arasında kardiyovasküler sonlanım noktalarında anlamlı bir fark bulunmamıştı. Bu çalışma klavuzları daha konservatif bir yaklaşıma götürmüş ve hedef 140/90 mm Hg seviyelerine kadar çekilmiştir.

Tansiyon değerlerinin 140/90 alınması ve bu rakamlara ilaç başlanmaması bir çok hekim tarafından kabullenilmemişti, ben de bu hekim grubunun içindeydim. Bu karışıklıklar devam ederken, Birleşik Devletler’de National Hearth, Lung and Blood Institude tarafından 9361 yüksek kardiyovasküler riskli hipertansif hasta üzerinde SPRİNT çalışması yapıldı.

Bu çalışmada hastalar 2 kola ayrıldı bir kola agresif tedavi (ortalama 2.8 ilaç) uygulayarak 120/80 hedefi diğer kola ise standard tedavi( ortalama 1.8 ilaç) uygulanarak 140 / 90 hedefi planlandı. Amaç kardiyovasküler ölüm acısından 2 grubu kıyaslamaktı. Bu çalışma 6 yıl sürecekti fakat bağımsız denetleme komiteleri tarafından çalışma 3. yılında durduruldu. Çünkü 120 hedefi alınan grubta ölüm anlamlı olarak azdı. 140 hedef grubuna haksızlık olacağı düşüncesi ile durduruldu ve o grubada çoklu ilaç tedavi önerileri yapıldı.

Tabii ki bu büyük ölçekli ve anlamlı sonuçları olan tarafsız komite tarafından yürütülen bu çalışma hekimlerin kafasını karıştırmıştır. Gelecek klavuzlar bu çalışmanın sonucundan mutlaka etkilenecektir. Bir çok hekim kendi insiyatifine göre hareket etmekte ve 120/80 mm Hg hedefini kabul edenlerin sayısı çoğunlukta kalmaktadır.


Hepatit C virüsüne karşı geliştirilen yeni ilaç ile artık tedavi başarısı %100’e ulaştı

Yarattığı ölümcül riskler nedeniyle en çok korkulan hastalıklardan birisi olan Hepatit C virüsüne karşı yeni geliştirilen ve artık Türkiye’de de kullanılan yeni ilaçlar sayesinde bu hastalığın tedavisinde kesin şifanın mümkün hale geldiğini söyleyen Başkent Üniversitesi Gastroenteroloji Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Birol Özer, şu bilgileri paylaştı:

Hastalığa hepatitis C denilen bir virüs neden olur. İnsandan insana kan ve kan ürünleri ile bulaşır. Ayrıca ortak iğne kullanımı ve cinsel temas yoluyla da bulaşabilir. Hepatit C’li birçok hastada bulgu ya da belirti yoktur. Ancak bazı hastalarda halsizlik, yorgunluk, bulantı, kas eklem ağrısı ve kilo kaybına neden olabilir.

Hepatit C hastalığı tedavi edilmediğinde uzun yıllar sonra karaciğerde sertleşme, büzüşme ile kendini gösteren siroza neden olabilir. Sirozu olan hastaların çoğunda da şikayet yoktur. Sirotik hastalarda ileri dönemde karında şişme, kol ve bacaklarda incelme, ciltte sararma, morluklar, kanamaya eğilim artışı, nefes darlığı, aniden gelişen şuur değişikliği ve koma görülebilir. Tüm dünyada 170 milyondan fazla insan hepatit C ile yaşamaktadır. Ülkemizde hepatit C sıklığı yaklaşık %1 civarındadır.

HCV bulaşan kişilerin yaklaşık %15-20’si 6 aylık bir sürenin sonunda tamamen iyileşir. %80-85’İ ise kronik hepatit C ile infekte birey haline gelir. Bu kişilerin %20’sinde ise sonunda karaciğer kanserine dönüşme riski olan siroz gelişir. Tanı ancak bu hastalığı aramaya yönelik testler yapıldığında konulabilir. Önce anti-HCV testi yapılır. Anti-HCV pozitif bireylerde eğer virüsün çoğalmasını gösteren HCV RNA testi pozitif ise HCV infeksiyonundan bahsedilebilir.

Hepatit C virüsü taşıyan anne, mikrobu bebeğine bulaştırabilir. Bu olasılık %5 civarındadır .Virüs bebeğe doğumdan önce ya da doğum sırasında geçebilir. Virüs, sütle bulaşmaz. Hepatit C’li annelerin bebeklerinin kanında 18. aya kadar anneden geçen anti-HCV antikoru bulunabilir. Bundan dolayı bu süre tamamlana kadar, bebekte saptanan anti-HCV çocukta hastalık olduğu anlamına gelmez.

Hemodiyaliz hastalarında Hepatit C daha sık görülür. ABD’de genel toplumda HCV %1,6 oranında görülür iken, hemodiyalize giren hastalarda HCV oranı %5,5-10 arasındadır. Ülkemizde HCV sıklığı %1’in altında olup hemodiyaliz hastalarında %6.6 (3709 hasta)dır. Gelişmiş ülkelerde hemodiyalize giren hastalarda HCV sıklığı % 5’ten az iken, sağlık koşulları yetersiz olan az gelişmiş ülkelerde bu oran % 60’a kadar ulaşmaktadır (İtalya %13.5-31, Fransa %10-42, Moldava %75, Suriye %49, Almanya %3.8, İspanya %22.9, İngiltere %2.6).

Böbrek hastalığının süresi, kan transfüzyonu sayısı, diyaliz tipi, diyaliz ünitesindeki hepatit C’li hasta sayısı ve geçmişte nakil uygulanmış olması, düşük personel/ hasta oranı, standart infeksiyon kontrol kurallarına uyulmaması, diyaliz hastalarındaki yüksek hepatit C sıklığının nedenleri arasındadır.

Karaciğeri korumak için alkolden kaçınılmalı, ideal kilo korunmalı, hepatit A ve B için aşılanmalı, reçetesiz ilaç kullanmadan önce doktora danışılmalıdır.
Avrupa’da tahmin edilen ortalama tedavi oranı %3,5’dur; ABD’de hepatit C enfeksiyonu olduğu bilinenlerin %10’undan daha azı tedavi edilmiştir. Tedavinin öncelikli hedefi hastanın vücudundan virusun yok edilmesi ve tam iyileşmenin sağlanmasıdır. Ancak yapılan başarılı tedavi mikrobun yeniden bulaşması ve tekrar enfeksiyonu önleyemez.

Son yıllarda geliştirilen direk etkili antiviral ilaç kombinasyonları ile tedavide %95-100’ye yakın kalıcı başarılar elde edilmiştir. Bu yeni tedaviler ağızdan tablet olarak kullanılmakta olup 12-24 hafta sürmektedir. Bu ilaçlar tedaviyi etkileyecek anlamlı bir yan etkiye de neden olmazlar. Yeni geliştirilen ilaçlar Temmuz 2016 itibariyle de ülkemizde kullanılmaya başlanmıştır.

HCV için aşı bulunmadığından, tek korunma yolu risk faktörlerini anlamak ve virüse maruz kalmaya yol açabilecek durumlardan kaçınmaktır.


Romatizmal hastalıklarda ve özellikle Artritte erken tanı çok önemli

Artrit hastalığı hakkında farkındalığın çok önemli olduğunu ve bu hastalığın erken evrede teşhisinin tedavi başarısını önemli oranda arttırdığını söyleyen Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD. Romatoloji BD. öğretim üyesi Prof. Dr. İhsan Ertenli, şu saptamalarda bulndu:

Artritin (arthritis) kelime anlamı eklemdeki yangılı (inflamasyon) durumdur. Artrit; yangı, ağrı, sertlik, kızarıklık ve şişliği bir arada bulunduran tıbbi bir terimdir.
Artrit, çocuklar da dahil olmak üzere her yaştan insanı etkileyebilir. Her 5 hastadan yaklaşık 3’ü 65 yaşın altındadır.

200’DEN FAZLA ROMATİZMAL HASTALIK VAR

Vücudumuzun hareket etmesini sağlayan kaslar, kemikler, eklemler ve bu yapıları birleştiren bağlarda öncelikle ağrı ve hareket kısıtlılığına, bazen de şişlik ve şekil bozukluğuna neden olan hastalıklara, genel olarak romatizma adı verilmektedir. Romatizma tek bir hastalık değildir. 200’e yakın hastalık bu sınıfa girer. Eklem romatizmaları (osteoartrit, romatoid artrit), yumuşak doku romatizmaları (fibromiyalji) ve kemik erimesi (osteoporoz) bunlar arasında en sık görülenleridir.

· Romatizmal hastalıkların önemli bir bölümünün kesin nedeni bilinmemektedir. Kalıtsal özellikler (genetik yatkınlık) bazılarında önem taşır.
· Bazı iltihaplı romatizmal hastalıklar kas-iskelet sistemi dışında derimizi (kızarıklık, döküntü), iç organlarımızı (akciğer, böbrek, beyin vb.) etkileyebilir.
– Bütün sağlık sorunlarında olduğu gibi romatizmal hastalıklarda da en uygun tedavinin yapılabilmesi için, ilk aşamada hastalığa doğru tanının konulması gereklidir. Romatizmal hastalıklara özellikle erken dönemde tanı konulması güç olabilir ve hastanın bir süre konunun uzmanı tarafından tetkik edilmesi ve izlenmesi gerekebilir. Romatizmal hastalıkların belirtileri zaman içinde değişiklik gösterebilir. Romatizmal hastalığı olan her hasta için kişisel bir tedavi planı yapılması gerekir. Başka bir hasta için yararlı olan ilaçlar ya da tedavi girişimleri sizin için uygun olmayabilir. Doktorunuz tarafından önerilmeyen tedavileri uygulamanız, sizin için yararsız ve tehlikeli olabilir; uygun tedavinin yapılması gecikebilir.

ARTRİTİN BELİRTİLERİNE DİKKAT

· Eklem, kemiklerimizin birleştiği, çoğu oynar bölgelere verilen isimdir. Bazı eklemlerimiz çok hareketlidir (örnek; dirsek, diz, parmak, ayak bileği eklemleri); bazı eklemlerimiz ise, sadece kemiklerin birleşmesini sağlar (kafatasımızdaki eklemler). Omurgamızda da boyun ve belimizi hareket ettirmemizi sağlayan eklemler vardır. Eklemlerde bulunan kıkırdak dokusu kemiklerin birbirine sürtünmesini engeller.

Doktorunuz teşhisinizin artrit olduğunu belirtirse, eklem ya da eklemlerinizde iltihap olduğu kanısına varmıştır. Artrit, ön planda, hareketli eklemlerin hastalığıdır. Artritin en önemli belirtileri eklemde ağrı, şişlik, kızarıklık, sıcaklık ve eklemin normal hareketlerini yapamamasıdır. Ağrı, eklemin hareket etmesiyle, istirahatte ve bazen de gece meydana gelebilir. Hasta eklem bölgesinde, özellikle sabahları ve istirahat sonrası tutukluk (eklemin hareketlerinde güçlük) daha belirgindir. Bu hastalıklarda sadece eklemler değil eklemin çevresindeki kaslar, yumuşak dokular ve bağlar da etkilenebilir.

· Uzun süren artritler eklemlerde şekil bozukluğuna ve eklemin hiç hareket edememesine yol açabilirler. Halsizlik ve yorgunluk, artritli hastalarda diğer belirtilere sıklıkla eşlik eder.
· Eklemlerin yapısının, özellikle kıkırdağın bozulması (dejenerasyon) ile seyreden ve halk arasında kireçlenme olarak da adlandırılan osteoartrit (artroz) en sık görülen eklem hastalığıdır. En çok diz ve kalça eklemlerini etkiler, çok sayıda eklemi tutması nadirdir. Genellikle elli yaşından sonra görülür.
· Eklemlerde bulunan zarın (sinovya) ve daha sonra eklemin iltihaplanmasının ön planda görüldüğü romatoid artrit, yıllar içinde eklemlerin tahrip olmasına yol açabilen, sık görülen, müzmin bir hastalıktır. Çok sayıda eklemde iltihap görülür. Tüm vücudu etkileyen (sistemik) ve iç organları da tutabilen bir hastalıktır. Erken tanı konulması ve uzun süre ilaçlarla tedavi edilmesi gerekmektedir.
· Romatizmalı hastaların hastalıkları ve kullandıkları ilaçlar konusunda bilgi edinmeleri yaşamlarını olumlu yönde etkiler. Kullanılacak ilaçlar ve yan etkileri konusunda bilgi sahibi olmanız gerekir.


Diyabet tedavisindeki yeni gelişmeler ve yeni nesil ilaçlar

Diyabet tedavisinde kullanıma giren yeni nesil ilaçlarla son yıllarda tedavide heyecan yaratan gelişmeler yaşandığını söyleyen  İstanbul Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Tufan Tükek, şu bilgileri verdi:

Diyabet, sıklığı giderek giderek artan bir hastalıktır. Neden olduğu komplikasyonlar ile devletin sağlık bütçelerini zorlar hale gelmiştir. Tüm dünyada toplam sağlık harcamalarının önemli bir bölümü diyabet ve komplikasyonlarına gitmektedir. Diyabet hastalığı, oluşmadan önlenmesi gereken bir toplum sağlığı sorunudur. Ancak, maalesef hastalar genelde hekimlere hastalık geliştikten sonra gitmektedir.

Son yıllarda diyabet tedavisinde yeni gelişmeler yaşanmaktadır. Umut verici yeni ilaçlar hekimlerin kullanımına sunulmuştur. Bunlardan en farklı olanı böbrek üzerine etki eden SGLT₂ reseptör blokerleri dediğimiz, kan glikozunu düşüren ilaçlardır. Kan şekerini normalin altına indirmeden böbrek yoluyla glikozun uzaklaşmasını sağlayan ilaçlardır.

Almakta olduğu diğer ilaçlara eklenerek ek bir fayda sağlanmakta ve kan şekeri normal aralığa indirilmektedir. Aynı şekilde DPP₄ inhibitörleri arasına yeni bir ilaç katılmıştır. Etkinliği ve yan etkileri anlamında daha olumlu sonuçlar elde edilmiştir. Tüm bu ilaçları iç hastalıkları uzmanları reçete edebilmektedir. Yeni insülin formulasyonları beklenmektedir. Yakın zamanda tedaviye girecek olan bu insülinlerle diyabet tedavisinde başarı artacaktır.


Yaşlı bakımı ve yaşlı hastaların sağlığı giderek daha önemli hale geliyor

Türkiye nüfusunun hızla yaşlanmaya başladığını ve yaşlı hastaların başta sağlık sorunları olmak üzere pek çok sıkıntı ile mücadele ettiğini dile getiren Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları AD Geriatri BD öğretim üyesi Prof. Dr. Mustafa Cankurtaran, ise şu değerlendirmelerde bulundu:

Türkiye’de yaşlı nüfus giderek artmaktadır. 2016 yılı nisan ayı rakamlarına göre ülkemizde 65 yaş üstü nüfus %8.2, 6.500.000 65 yaş üstü vatandaşımız vardır. 60 yaş üstü ise yaklaşık 10 milyon vatandaşımız vardır.

BAKIM İHTİYACINDA GÜNCEL DURUM: Yaşlıların bakıma ihtiyaçları vardır. Geleneksel aile yapısı değişmektedir. Çekirdek aile yapısı, yaşlıların sayısının artması ve hastalıklarını artması sonucunda ihtiyaçlar değişmektedir. Yaşlılara bakmak giderek zorlaşmakta ve uzmanlık gerektirmektedir. Ülkemizde Geriatri uzmanları sayısı sadece 80’dir, Geriatri uzmanı da dahiliye uzmanlığından yetişmektedir ve dahiliye uzmanıdır. Dahiliye uzmanları sahada her yerde yaşlı hastaları sıklıkla görmekte, tanı tedavilerini yapmakta ve bakımları için öneriler yapmaktadır.

Ülkemiz için en büyük sorunlardan birisi yatak sayısının az olmasıdır, hastanelerde acillerde çok ciddi sayıda yaşlı hasta başvurusu vardır ve hasta yatırmak zorlaşmaktadır. Hasta taburcu olurken eve çıkamayacak hastalar için ara bakım servisleri, subakut servisler, hastanelere bağlı bakımevleri ve/veya evde bakım sistemleri, ülkemizde son 3-5 yıldır organize edilmektedir, ancak sayıca yetersizliklerimiz vardır. Buralarda sayıca yetersizliklerin dışında, verilen hizmetin içeriği-standartı –kalitesi konusunda da eksikler ve geri ödeme kapsamında sorunlar bulunmaktadır.

Bakım 3 yönlü olarak artmaktadır;
1- Bakımevi: Ülkemizde huzurevi, bakımevi ve rehabilitasyon merkezlerinde yatak kapasitesi, resmi ve özel kuruluşlarda 40 binlere gelmektedir. Bunun yaklaşık üçte biri kamu, üçte ikisi özel bakımevleri uygulamalarıdır. Özellikle özel bakımevleri sayısı artmaktadır. Daha da fazla sayılara ihtiyaç vardır. Buralardaki hizmetin standartlaştırılması, hizmet içi eğitimler, bakım kalitesi konularında eksiklikler yer almaktadır. Bu kurumlarda hekim istihdamı, hekimin rolü ve interdisipliner ekibin rol ve görevleri, istihdamı, eğitimleri, uygulama standartları konusunda eksiklikler vardır.

‘El alem ne der’ düşüncesi giderek hayat koşulları gereği değişmektedir. Kişiler yaşlılık dönemi için maddi ve manevi hazırlık yapmadan birden yaşlanınca, bu bakım sorunları ile karşı karşıya kalmaktadır. Bakımevlerine ihtiyaç artmaktadır. Kurumsal bakım ülkemizde 10 yılda yatak kapasitesi 200.000’lere çıkacağı varsayılmaktadır. Her ne kadar evde bakım ve palyatif servisler giderek daha önem kazansa da, kurumsal bakıma da ihtiyaç artarak devam etmektedir. Dahiliye uzmanının buradaki rolü, geriatri uzmanlarının koordinasyonu son derece önemlidir. Kurumlar hakkında önceden en az birkaç yere bakarak bilgi alınıp, yaşlılar buna göre karar verilerek kurumlara yerleştirilmelidir. Kurumun özelliğine göre içerisinde demans, stroke için ayrı özel alanlar olmalıdır.

Kurumlarındaki personelin eğitimlerinin sürekliliği son derece önemlidir. Bu kurumlar yapılırken yaşlı dostu strateji uygulanmalıdır. Binalar yaşlılara ve bakım ihtiyacı olan kişilerin ihtiyaçlarına göre düzenlenmelidir.

2- Evde bakım : 2010 yılında bu yana Sağlık Bakanlığı hastanelerinde ve ASM’lerde evde sağlık, evde bakım, evde sosyal bakım konularında düzenlemeler başlamıştır. Ancak üniversite hastanelerinde geri ödeme kapsamına alınmadığı için üniversitelerde uygulama yaygınlaşmamıştır. Günlük uygulamada kamu aracılı yılda 500.000 yaşlının evinde bakım aldığı, yine az da olsa özel sektör aracılı evde bakım uygulamalarının olduğu görülmektedir. Burada evde bakımın içeriği, kalitesi ve finansmanı konularında sorunlarımız vardır. Evde bakım maliyet etkindir, bu sebeple geliştirilmesi ve kapsamının arttırlması son derece yararlı olacaktır. İç hastalıkları hekimleri ve Geriatri hekimleri de evde bakım uygulamalarında koordinatör olarak rol oynayabilmelidir. Evde nutrisyonel destek, yara bakımı, injeksiyon, pansuman en sık uygulama alanlarındandır.

3- Palyatif bakım: Son 2 yıldır hastanelerde palyatif bakım servisleri açılmaktadır. Yatak sayısı giderek artarken, uygulamada sorunlar yaşandığı, palyatif bakımın sınırlarının nerede başlayıp nerede biteceği; bu konulardaki yönetmelikler, etik ilkeler ve uygulamalar konusunda eksiklikler vardır. Palyatif bakımlar eğitim, standart, uyugulama, yönetici, koordinasyon alanlarında gelişmeye ihtiyaç vardır. Bu alanlarda hastanede ve palyatif bakım servislerinde dahiliyecinin sorumluluk ve rolü arttırılmalıdır. Özellikle geriatri hekimlerinin palyatif bakım alanında koordinatör olarak rol üstlenmeleri ve eğitimlerde yer almaları son derece önemlidir.

Her üç bakım alanında malnutrisyon, sarkopeni, ağrı, polifarmasi, konstipasyon, inkontinans, infeksiyon, yara, aciller, depresyon, demans ve stroke en önemli sağlık sorunları arasında yer almakta ve en önemli bakım alanları olarak durmaktadır. Bu konularda dahiliye hekimleri ve geriatri hekimleri dernekler vasıtası ile eğitimlerini ve stratejilerini güncellemektedirler.

Önemli mesaj-1: Bakımda standart önemlidir. Evde-bakımevinde-palyatif eğitim, standart, yasal düzenlemeler, dahiliye hekiminin rolü, geriatri hekiminin koordinasyonu son derece önemlidir.
Önemli mesaj-2: ‘’Yaşlılığını Planla”. Yaşlılık dönemi için herkes plan yapmalı, bakım konusunda alternatifler gözden geçirilmeli ve yaşlılık dönemine uygun akılcı planlamalar yapılmalıdır.

YAZIYI PAYLAŞ


YORUMUNUZ VAR MI?

avatar
Araç çubuğuna atla